9 Kasım 2015 Pazartesi

Resimlerim ve Kitaplarımın Sürgünü

                                                       

İstanbul’da yağmurlu bir güne uyanmama rağmen, aklımı, belleğimi Antalya’da bir sene önce yaşadığım günden beriye, bugüne odaklamakta zorlandığımı hissediyorum. O gün, 22 Ekim 2014, kolayca unutabileceğim günlerden biri değil çünkü. “Unut artık, geçmişte kaldı” her şey denilebilir elbette. Güzel günler unutuluyor da, uğradığınız haksızlıklar kolay unutulmuyor, o gün, a saat,  zor anınızdaki insanların tavrı belleğinizde yolculuğunu sürdürüyor.

Atölyemi taşımak için bir mekan arayışındaydım. Kira bedellerinin yüksekliği, ev sahiplerinin atölyeye sıcak bakmamaları nedeniyle zorlanıyordum bulmakta. Atölyemin tamamını Gülistan’la özenli bir şekilde paketlemiştik,  güvenilir bir yer bulup çıkmam gerekiyordu sadece. On dört senemin geçtiği, Ahmet’le pek çok anılarımızla yüklü  atölyeden ayrılmanın acısını duyuyordum elbette. Fakat bu acıyı kime anlatabilirdim. Kuru duvara ihtiyacı olmadığı halde, beni tahliye ettiren muktedirlere mi, yoksa sözde telif hakları komisyonunda bulunan Avukat’a mı? Kitap ve resim söz konusu olduğunda bir kat daha acımasızlaşıyor muktedirler, yaratıcılık, üretim kapılarına uğramadığı için,  babadan kalma mirasın nereden geldiğini sorgulamadan öteki üzerinde baskı kurmanın bencilliğini yaşıyorlar ne de olsa.


Sabah kalmış, kahvaltımı henüz yapmıştım ki telefonum çaldı. Ahmet’in taksi şoförlüğünü yapan Fikret Bey arıyordu.” İmren Hanım sizinkilerin emlakçısını gördüm, senin atölyeyi boşaltıyorlarmış, hemen gelin.” diyordu. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü sanki yine de sakinliğimi korudum. Otobüsle atölyeye doğru geldiğimde motorun üzerindeki bir adam, -sonradan çilingir olduğunu öğrendiğim-, bana bakarak ıslık çalıyordu, alay edercesine. Polis ve İcra Dairesi’nden memurlar eşliğinde açmışlardı atölyemin kapısını. Resimlerimi ve eşyalarımı yedi eminlere götüreceklerini, oradan da almak için ayrıca para ödeyeceğimi bildirdiler. Bir gün daha izin verin, bir olanak bulayım dediysem de dinlemediler, eşyalarımı taşımaya başlayacaklarını söylediler. “Hiçbir resmime dokunmayın, ben bir çözüm bulacağım” dedim. Neyse ki kabul ettiler ve dışarıda beklemeye başladılar.


O anda kimi arayabilirdim, kim yardım edebilirdi bana, hızlıca düşünmeye çalıştım. Atölyelerine her zaman gidip geldiğim, grafik ve baskı işlerimi yaptığım Hattat Bekirler aklıma geldi. Esat Yanık’ı aradım, “Esat atölyemi boşaltmam gerekiyor, yardım eder misin?” diye sorduğumda, “Hemen geleyim, İmren Hanım”, dedi. Atölyenin boşaltılacağını haber veren Fikret Yasan’ı aradım, zaten durumu biliyordu. O da çıktı geldi hemen, üçümüz atölyeyi boşalttık. O sırada İcra Dairesi heyetiyle gelen bir bey de yardım etti. Avukat Bey gelmemiş, yerine yardımcısını göndermişti, o da atölye tamamen boşaltılıncaya kadar bekledi emlakçılarıyla. Her şeyi apartman kapısının önüne çıkarttık, İcra Dairesi’nin memuru bana tutanağı imzalattı ve bir kopyasını alabileceğimi söyledikten sonra hepimiz dışarı çıktık, böylece resimlerim ve ben tek başına kaldık  apartman kapısının önünde.


Bütün bunlar olup biterken oldukça sakindim, ağlayamıyordum bile. Gökyüzünü bulutlar sarmıştı, yağmur ha yağdı ha yağacaktı, resimlerim risk altındaydı. Nereye, nasıl taşıyabilirim diye düşünürken apartmana girip çıkanlar oluyor, ne bir şey soruyorlar ne de bir kelime söylüyorlardı. Ne yapacağımı bilemez haldeydim, ne kimseye beddua ediyor, -emlakçıya söylediğim bir cümlenin dışında-, ne de ağlayıp sızlıyordum. Kendim bile hayret ediyordum kendime, özgüvenim şaşırtıyordu beni.


Belki lazım olur düşüncesiyle, yakındaki bir nakliye aracının telefonu almıştım camından ve nakliyeci olarak kaydetmiştim telefonuma. Aklıma geldi, aradım, adresi verdim, on dakika içinde geldiler. Tanıştık, Aziz Amca ve Metin Bey, sanki böyle olaylara tanıklık etmişlerdi de, önemsiz bir olaymış gibi davranarak beni daha da rahatlattılar. Resimlerimi, eşyalarımı nereye götüreceğimi bile bilmiyorum, dedim biraz buruk. Aziz amca, cesaretiyle; “Kızım resimleri yükleyelim, arabanın üstü kapalı zarar görmesin.” dedi. Aziz Amca, yukarıda arabaya özenle resimleri yerleştiriyor, Metin Bey’le ben de resimleri ona veriyorduk. Resimleri tamamen arabaya yerleştirdik. Onlara; “siz gidin bir çay için gelin.” dedim. Kendim, mahallede boş bir dükkan bakmak için ara sokakları dolaşmaya başladım, fakat uygun bir yer göremedim. Resimlerimi ve kitap kolilerini  eve taşımaya karar verdim. Kütüphaneyi de eve taşıdığım için, ev kitap kolileriyle tıka basa doluydu, koyacak yer yoktu. Ne olursa olsun, resimlerim için ev daha güvenli diye düşündüm.  Masalar, kitaplık, dolap ve sandalyeler için başka bir yer bulmam zorunluydu. Aklıma, Hattat Bekirlerin atölyesi geldi, bir bölümünün boş olduğunu farketmiştim, alacakları makinayı bekliyorlardı, Ömer Engin Yanık’ı aradım, durumu anlattım. “Olabilir, getirebilirsiniz, İmren Hanım” dedi. İçim biraz rahatlamıştı ki, Aziz Amca ve Metin Bey döndüler. Resimlerimi eve taşıyacağımı, asansörün geniş olduğunu, çıkarmakta zorlanmayacağımızı söyledim, bir yandan da apartmandan itiraz etmezler umarım diyordum kendi kendime. Maaşımı almamıştım henüz, ekonomik desteğe ihtiyacım vardı. Abim Yaşar Çalışkan’ı aradım, içimdeki sıkıntıyı ona yansıtmadım değil, söylediğim sözlerle. Bir iki saate havale göndereceğini söyleyince o da beni rahatlatmış oldu.


Resimleri eve taşıdık hep beraber, evin tıka basa kolilerle dolu olduğunu görünce Aziz Amca ve Metin Bey, halimi daha iyi anlamış oldular, bana  moral verdiler. Resimleri eve taşıdıktan sonra eski apartmana döndük. Kalan eşyaları kamyona yükledik, tekrar telefon ettim Ömer Yanık’a. Eşyalarımı getireceğim biraz sonra, “emin misiniz, kapıları açabilecek misiniz?” diye sordum. “Buradayız, bekliyoruz.” dedi. Çok kısa sürede  oradaydık, Esat Yanık kapıları açtı ve eşyaların indirilmesine yardım etti. Onların çalışmasına engel olmayacak şekilde yerleştirdik, kapıları kapattık. Geriye kalan birkaç parça eşyayı eve taşıdıktan sonra, Aziz Amca ve Metin Bey’e teşekkür edip ücretlerini ödedim. Aziz Amcanın görmüş geçirmiş, insanlıktan anlayan halini unutamam, Metin Bey’in hayatla dalga geçişini de.

Atölyem, resimlerim bölük pörçük olmuştu. Ağır gelmişti her şey bana, serinkanlılığım yerini gözyaşlarına bırakmıştı, durduramıyordum kendimi. Neyse ki Gülistan ve kızı Azra çıkıp geldiler gece vakti. Gülistan hemen kahvaltı hazırladı, sofrada konuşurken biraz daha kendime geldim yavaş yavaş.


Bir süre atölye aradım, sözleşme yaptığım bir daire sahibi son anda iptal etti sözleşmeyi. Bir sitede beğendiğim, bahçesinde portakal, mandalina ağaçları olan mekan sahibi Nilgün Hanım, henüz bir yer bulamadıysam, bana kiralayabileceklerini söyledi. 11 Kasım 2014, tarihinde Aziz amca, Metin Bey ve Aziz Amcanın oğluyla resimleri ve eşyalarımı yine büyük bir özenle yeni atölyeye taşıdık. O gün, Gülistan eşlik ediyordu bana yine, böylece resimlerimi biraz sıkışık da olsa yeni bir mekana kavuşturmuş oldum.

Muktedirler, itaat etmediğinizde, boyun eğdiremediklerinde size yaptıkları iyilikleri fitil fitil burnunuzdan getirmeyi çok iyi biliyorlar. Sizin değer verdiğiniz, edebiyat, sanat ve yaratıcılık onların gözünde bir ‘hiç’e dönüşüyor kendiniz gibi. Ötekileştirmenin, yok saymanın, sürgün etmenin yolunu buluyorlar.


Sürgün edilmek sanatla uğraşanların kaderinde hep olagelmiştir. Gerek aileler ve  toplum  tarafından gerekse devletin katı tutumları nedeniyle. Böyle durumlarda insanın dik durması ve boyun eğmemesi gerekiyor, bir vesileyle yerini yurdunu terk etmiş insanlar daha duyarlı oluyor, yardım ellerini uzatıyorlar, mücadele gücünü arttırıyorlar insanın.


Kültüre, sanata ömrünü vermiş bir aile olarak uğradığım haksızlığın sadece bana reva görülmediğini, ikimize, Ahmet’e ve bana yapıldığını düşünüyorum.


Bir gün sabredemeyen muktedirler, bir sene boş tutuyorlar mekanlarını. Onlardan  duvara sinmiş hatıraları  anlamayı beklemek boşuna. Türkiye’de kuru duvar sahipleriyle, ömürlerini kültür sanata adayanların çatışması, benim uğradığım haksızlıkla sona ermeyecek elbette, ebedi bir çatışma olarak devam edecek gibi görünse de umudumu kaybetmek istemiyorum.


Duvarlar gün geliyor yıkılıyor, dile getirilen söz, kaleme alınan bir cümle,  yazı ve  bir resmin ömrü duvarlardan uzun oluyor, bunu unutmadan mücadeleye devam etmem gerekiyor.  Bu vesileyle, bana o gün yardım edenlere  bir kez daha teşekkür ediyorum.

İmren Tüzün

İstanbul, 22 Ekim 2015