9 Kasım 2015 Pazartesi

Resimlerim ve Kitaplarımın Sürgünü

                                                       

İstanbul’da yağmurlu bir güne uyanmama rağmen, aklımı, belleğimi Antalya’da bir sene önce yaşadığım günden beriye, bugüne odaklamakta zorlandığımı hissediyorum. O gün, 22 Ekim 2014, kolayca unutabileceğim günlerden biri değil çünkü. “Unut artık, geçmişte kaldı” her şey denilebilir elbette. Güzel günler unutuluyor da, uğradığınız haksızlıklar kolay unutulmuyor, o gün, a saat,  zor anınızdaki insanların tavrı belleğinizde yolculuğunu sürdürüyor.

Atölyemi taşımak için bir mekan arayışındaydım. Kira bedellerinin yüksekliği, ev sahiplerinin atölyeye sıcak bakmamaları nedeniyle zorlanıyordum bulmakta. Atölyemin tamamını Gülistan’la özenli bir şekilde paketlemiştik,  güvenilir bir yer bulup çıkmam gerekiyordu sadece. On dört senemin geçtiği, Ahmet’le pek çok anılarımızla yüklü  atölyeden ayrılmanın acısını duyuyordum elbette. Fakat bu acıyı kime anlatabilirdim. Kuru duvara ihtiyacı olmadığı halde, beni tahliye ettiren muktedirlere mi, yoksa sözde telif hakları komisyonunda bulunan Avukat’a mı? Kitap ve resim söz konusu olduğunda bir kat daha acımasızlaşıyor muktedirler, yaratıcılık, üretim kapılarına uğramadığı için,  babadan kalma mirasın nereden geldiğini sorgulamadan öteki üzerinde baskı kurmanın bencilliğini yaşıyorlar ne de olsa.


Sabah kalmış, kahvaltımı henüz yapmıştım ki telefonum çaldı. Ahmet’in taksi şoförlüğünü yapan Fikret Bey arıyordu.” İmren Hanım sizinkilerin emlakçısını gördüm, senin atölyeyi boşaltıyorlarmış, hemen gelin.” diyordu. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü sanki yine de sakinliğimi korudum. Otobüsle atölyeye doğru geldiğimde motorun üzerindeki bir adam, -sonradan çilingir olduğunu öğrendiğim-, bana bakarak ıslık çalıyordu, alay edercesine. Polis ve İcra Dairesi’nden memurlar eşliğinde açmışlardı atölyemin kapısını. Resimlerimi ve eşyalarımı yedi eminlere götüreceklerini, oradan da almak için ayrıca para ödeyeceğimi bildirdiler. Bir gün daha izin verin, bir olanak bulayım dediysem de dinlemediler, eşyalarımı taşımaya başlayacaklarını söylediler. “Hiçbir resmime dokunmayın, ben bir çözüm bulacağım” dedim. Neyse ki kabul ettiler ve dışarıda beklemeye başladılar.


O anda kimi arayabilirdim, kim yardım edebilirdi bana, hızlıca düşünmeye çalıştım. Atölyelerine her zaman gidip geldiğim, grafik ve baskı işlerimi yaptığım Hattat Bekirler aklıma geldi. Esat Yanık’ı aradım, “Esat atölyemi boşaltmam gerekiyor, yardım eder misin?” diye sorduğumda, “Hemen geleyim, İmren Hanım”, dedi. Atölyenin boşaltılacağını haber veren Fikret Yasan’ı aradım, zaten durumu biliyordu. O da çıktı geldi hemen, üçümüz atölyeyi boşalttık. O sırada İcra Dairesi heyetiyle gelen bir bey de yardım etti. Avukat Bey gelmemiş, yerine yardımcısını göndermişti, o da atölye tamamen boşaltılıncaya kadar bekledi emlakçılarıyla. Her şeyi apartman kapısının önüne çıkarttık, İcra Dairesi’nin memuru bana tutanağı imzalattı ve bir kopyasını alabileceğimi söyledikten sonra hepimiz dışarı çıktık, böylece resimlerim ve ben tek başına kaldık  apartman kapısının önünde.


Bütün bunlar olup biterken oldukça sakindim, ağlayamıyordum bile. Gökyüzünü bulutlar sarmıştı, yağmur ha yağdı ha yağacaktı, resimlerim risk altındaydı. Nereye, nasıl taşıyabilirim diye düşünürken apartmana girip çıkanlar oluyor, ne bir şey soruyorlar ne de bir kelime söylüyorlardı. Ne yapacağımı bilemez haldeydim, ne kimseye beddua ediyor, -emlakçıya söylediğim bir cümlenin dışında-, ne de ağlayıp sızlıyordum. Kendim bile hayret ediyordum kendime, özgüvenim şaşırtıyordu beni.


Belki lazım olur düşüncesiyle, yakındaki bir nakliye aracının telefonu almıştım camından ve nakliyeci olarak kaydetmiştim telefonuma. Aklıma geldi, aradım, adresi verdim, on dakika içinde geldiler. Tanıştık, Aziz Amca ve Metin Bey, sanki böyle olaylara tanıklık etmişlerdi de, önemsiz bir olaymış gibi davranarak beni daha da rahatlattılar. Resimlerimi, eşyalarımı nereye götüreceğimi bile bilmiyorum, dedim biraz buruk. Aziz amca, cesaretiyle; “Kızım resimleri yükleyelim, arabanın üstü kapalı zarar görmesin.” dedi. Aziz Amca, yukarıda arabaya özenle resimleri yerleştiriyor, Metin Bey’le ben de resimleri ona veriyorduk. Resimleri tamamen arabaya yerleştirdik. Onlara; “siz gidin bir çay için gelin.” dedim. Kendim, mahallede boş bir dükkan bakmak için ara sokakları dolaşmaya başladım, fakat uygun bir yer göremedim. Resimlerimi ve kitap kolilerini  eve taşımaya karar verdim. Kütüphaneyi de eve taşıdığım için, ev kitap kolileriyle tıka basa doluydu, koyacak yer yoktu. Ne olursa olsun, resimlerim için ev daha güvenli diye düşündüm.  Masalar, kitaplık, dolap ve sandalyeler için başka bir yer bulmam zorunluydu. Aklıma, Hattat Bekirlerin atölyesi geldi, bir bölümünün boş olduğunu farketmiştim, alacakları makinayı bekliyorlardı, Ömer Engin Yanık’ı aradım, durumu anlattım. “Olabilir, getirebilirsiniz, İmren Hanım” dedi. İçim biraz rahatlamıştı ki, Aziz Amca ve Metin Bey döndüler. Resimlerimi eve taşıyacağımı, asansörün geniş olduğunu, çıkarmakta zorlanmayacağımızı söyledim, bir yandan da apartmandan itiraz etmezler umarım diyordum kendi kendime. Maaşımı almamıştım henüz, ekonomik desteğe ihtiyacım vardı. Abim Yaşar Çalışkan’ı aradım, içimdeki sıkıntıyı ona yansıtmadım değil, söylediğim sözlerle. Bir iki saate havale göndereceğini söyleyince o da beni rahatlatmış oldu.


Resimleri eve taşıdık hep beraber, evin tıka basa kolilerle dolu olduğunu görünce Aziz Amca ve Metin Bey, halimi daha iyi anlamış oldular, bana  moral verdiler. Resimleri eve taşıdıktan sonra eski apartmana döndük. Kalan eşyaları kamyona yükledik, tekrar telefon ettim Ömer Yanık’a. Eşyalarımı getireceğim biraz sonra, “emin misiniz, kapıları açabilecek misiniz?” diye sordum. “Buradayız, bekliyoruz.” dedi. Çok kısa sürede  oradaydık, Esat Yanık kapıları açtı ve eşyaların indirilmesine yardım etti. Onların çalışmasına engel olmayacak şekilde yerleştirdik, kapıları kapattık. Geriye kalan birkaç parça eşyayı eve taşıdıktan sonra, Aziz Amca ve Metin Bey’e teşekkür edip ücretlerini ödedim. Aziz Amcanın görmüş geçirmiş, insanlıktan anlayan halini unutamam, Metin Bey’in hayatla dalga geçişini de.

Atölyem, resimlerim bölük pörçük olmuştu. Ağır gelmişti her şey bana, serinkanlılığım yerini gözyaşlarına bırakmıştı, durduramıyordum kendimi. Neyse ki Gülistan ve kızı Azra çıkıp geldiler gece vakti. Gülistan hemen kahvaltı hazırladı, sofrada konuşurken biraz daha kendime geldim yavaş yavaş.


Bir süre atölye aradım, sözleşme yaptığım bir daire sahibi son anda iptal etti sözleşmeyi. Bir sitede beğendiğim, bahçesinde portakal, mandalina ağaçları olan mekan sahibi Nilgün Hanım, henüz bir yer bulamadıysam, bana kiralayabileceklerini söyledi. 11 Kasım 2014, tarihinde Aziz amca, Metin Bey ve Aziz Amcanın oğluyla resimleri ve eşyalarımı yine büyük bir özenle yeni atölyeye taşıdık. O gün, Gülistan eşlik ediyordu bana yine, böylece resimlerimi biraz sıkışık da olsa yeni bir mekana kavuşturmuş oldum.

Muktedirler, itaat etmediğinizde, boyun eğdiremediklerinde size yaptıkları iyilikleri fitil fitil burnunuzdan getirmeyi çok iyi biliyorlar. Sizin değer verdiğiniz, edebiyat, sanat ve yaratıcılık onların gözünde bir ‘hiç’e dönüşüyor kendiniz gibi. Ötekileştirmenin, yok saymanın, sürgün etmenin yolunu buluyorlar.


Sürgün edilmek sanatla uğraşanların kaderinde hep olagelmiştir. Gerek aileler ve  toplum  tarafından gerekse devletin katı tutumları nedeniyle. Böyle durumlarda insanın dik durması ve boyun eğmemesi gerekiyor, bir vesileyle yerini yurdunu terk etmiş insanlar daha duyarlı oluyor, yardım ellerini uzatıyorlar, mücadele gücünü arttırıyorlar insanın.


Kültüre, sanata ömrünü vermiş bir aile olarak uğradığım haksızlığın sadece bana reva görülmediğini, ikimize, Ahmet’e ve bana yapıldığını düşünüyorum.


Bir gün sabredemeyen muktedirler, bir sene boş tutuyorlar mekanlarını. Onlardan  duvara sinmiş hatıraları  anlamayı beklemek boşuna. Türkiye’de kuru duvar sahipleriyle, ömürlerini kültür sanata adayanların çatışması, benim uğradığım haksızlıkla sona ermeyecek elbette, ebedi bir çatışma olarak devam edecek gibi görünse de umudumu kaybetmek istemiyorum.


Duvarlar gün geliyor yıkılıyor, dile getirilen söz, kaleme alınan bir cümle,  yazı ve  bir resmin ömrü duvarlardan uzun oluyor, bunu unutmadan mücadeleye devam etmem gerekiyor.  Bu vesileyle, bana o gün yardım edenlere  bir kez daha teşekkür ediyorum.

İmren Tüzün

İstanbul, 22 Ekim 2015








2 Kasım 2015 Pazartesi

NERDEN GELDİK BURAYA

1980’li Yılları Mercek Altına Alan Bir Sergi

NERDEN GELDİK BURAYA
03.09.2015 – 29.11.2015
SALT  Beyoğlu -Galata


Yağmurlu bir günde Sarıyer’den Hacıosman Metro’ya giderken kendimle cebelleşiyordum. Bu yağmurda, hem de üzerinde incecik bir ceketle yola koyulmanın ne anlamı vardı? Arada bir geriye dönmek için kararsızlığa kapılsam da, Hacıosman Metro’ya geldiğimde rahatlamıştım, çok kısa sürede Şişhane metronun çıkış kapısında buldum kendimi. İstiklal Caddesi’nde yağmur o kadar hızlı değildi, daha temkinli yağıyor gibiydi neredeyse, insanları düşünüyor olmalı dedim içimden, gülümsedim kendi kendime, artık sergileri görmeye başlayabilirdim. Arter’de 14. İstanbul Bienal’i kapsamındaki sergide yer alan eserleri izledikten sora,  Salt Beyoğlu’na yürüdüm. Eskiden çantaları bırakabiliyorduk, son dönemde yaşanan olaylar nedeniyle, haklı olarak sadece şemsiyeleri vestiyere bırakma olanağı veriyorlardı.

Salt Beyoğlu’nda açılan; “Nerden Geldik Buraya” başlıklı sergiyi facebook  sayfalarından takip ediyordum. Bir sergiyi izleme olanağı bulamadığınızda, sergide ön plana çıkarılanlardan haberdar oluyorsunuz, fakat ön plana çıkarılmayan, sizin keşfedeceğiniz farklı içerikler olabiliyor. Özellikle bir dönemi ele alan sergiler, siz o dönemi yaşamış biriyseniz daha da ilgi çekici olabiliyor. Asansörle 3. Kata ulaştıktan sonra sergiyi izlemeye koyuldum.

Sergi hakkında bilgi veren görsel metin, sergide bizi neyi beklediğini açıklar nitelikteydi. “ 24 Ocak 1980 kararları, ithal  ikameci politikalar yerine ihracata dayalı bir ekonomi modelini Türkiye’ye tanıttı. Ekonomik istikrarı sağlamak amacıyla çıkarılan bu kararlar, ülkenin neoliberal  politikalara geçişinin de  ilk sinyallerini verdi. Kısa bir süre sonra gerçekleşen 12 Eylül darbesi,  siyasi muhalefeti kıskacına alırken artan devlet şiddeti insan haklarının tamamen yok sayılmasını beraberinde getirdi. Bir kaç değişiklikle hala yürürlükte olan 1982 Anayasası, askeri idarenin baskısı altında yapılan referandumla kabul edildi.” Metnin devamı bu ana bilgiyi açımlayıcı nitelikteydi.

Sergi, 1982 yılında yayın hayatına başlayan Güneş Gazetesi’nin sayfalarında dönemin sorunlarını ele alan haberler yer alıyordu.  Ana akım gazeteciliğe karşı bir duruş sergileyen Sokak dergisi,  Tuğrul Eryılmaz yönetiminde Ağustos 1989 – Nisan 1990  tarihlerinde 32 sayı yayımlanmış. Feministler, çevreciler, sosyalistler ve LGBT’li bireyleri sayfalarına taşımış, bugün yakalanması güç olacağını düşündüğüm yedi-sekiz bin tiraja ulaşmış.

1980’li yılların kült filmi, Ömer Kavur’un “Anayurt Oteli” afişini görünce, filmin üzerimdeki etkisini hatırladım, Zebercet ve Zeynep’in hikayesini unutmak kolay değil. Ömer Kavur,  Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Oteli” romanını filme uyarlamıştı. Romanları filme aktarmak her zaman başarılı olmuyor. Ömer Kavur, Macit Koper ve Serra Yılmaz’ın güçlü oyunculuklarıyla zihinlere kazınan bir film yaratmayı başarmıştır. 24. Altın Portakal Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü,  Venedik ve Valencia Film Festivallerinden de ödül almıştı.  Oturdum, bir süre seyrettim filmi. 
Yalnızlık ve cinsel isteklerinin bastırılmışlığı kıskacında yaşayan Zebercet hayalini kurduğu bir kadının geleceği ümidiyle bekleyiş içindedir, bu kadının hiç gelmeyeceğinin intikamını belki de Zeynep’ten çıkarır.  Zeki Demirkubuz’un “Bulantı”sındaki Neriman’la Zeynep arasında bir bağlantı kuruyorum nedense. Zeynep ve Neriman’ın durağan, cinsellikten soyutlanmış, sadece yaşamda varolma savaşı veren hallerini düşündüm belki de.

1980’li yılların siyasi aktörlerinin yanı sıra aydınların verdiği mücadele de iyi yansıtılmıştı sergide. 1984 yılında hazırlanan, “Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler” başlıklı metin “Aydınlar  Dilekçesi” olarak biliniyor.  Aydınlar ve popüler kültür kesimden pek çok insanın imzasının bulunduğu dilekçe o dönemde oldukça ses getirmişti. Dilekçede yer alan bir bölüm, kültür sanat alanında verilen mücadelenin devam ettiğini hatırlattı bana. “Fikir ve sanat ürünlerinin serbestçe oluşmasını engelleyen  hukuki ve fiili sınırları kaldırmak  ve her yurttaşla birlikte, düşünce ve sanat adamlarını da genel güvencelerle donatmanın bir uygarlık koşulu olduğunu önemle belirtmek isteriz. Sağlıklı bir toplumsal gelişme  her türlü sanat yapıtlarının üretiminde ve yayımında özgürlüğü, kültürel yaratıyı son derece sınırlayan sansürün  toptan kaldırılmasını, hiç bir konunun tabu haline getirilmemesini, ceza sorumluluğunun yalnız olağan yargı mercilerince saptanmasını gerektirir.”

Sergide yer alan Türkiye haritası üzerinde bulunan renkli boya kalemleri benim korkulu rüyamı hatırlatıverdi bana. Ortaokul yıllarımda Türkiye haritası çizmemiz istenirdi. Türkiye haritası çizmek bana kabus gibi geliyordu, ne kadar özen gösterirsem göstereyim çok düzgün çizemiyordum, yardım alıyordum dayımın kızından.

Barış Doğrusöz’ün, Paris Vakti: “Harita ve Topraklar” Enstelasyonu televizyon haberlerinde yer alan Türkiye haritaları üzerinden Türkiye’nin coğrafi algısını sorguluyor. Renkli baskılara geriden bakınca Türkiye’yi çok iyi farkedemiyorsunuz, yaklaştıkça farklılıklar belirmeye başlıyor.

BİLAR A.Ş’nin kuruluşu da yer alıyordu sergide. 1980 askeri darbesiyle 1402’li olarak Üniversitelerden uzaklaştırılan öğretim üyeleri, kendilerini ifade edecekleri yeni oluşumların arayışı içindeydiler. BİLAR A.Ş’NİN kuruluşu ve amacı da Aziz Nesin arşivinden belgelerle sergide yer alıyordu.  Ahmet Tüzün, DTCF’den 1402’li olarak görevinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Önü kesilen bir insan olarak, hayatını bunun acısını yaşayarak geçirdi. 1402’liler ön plana çıkan isimlerle sınırlı değildi sadece.

1980’li yıllarda kültürel hayatın istatistikleri dikkat çekiciydi. Sinema, gazeteler ve dergiler mercek altına alınmıştı. Sinema salonlarının yıllar içinde azaldığı bariz bir şekilde belliydi. Televizyonun çıkışı mı, yoksa neoliberal politikaların getirdiği ekonomik sarsıntı mı sinema salonlarını azaltmıştı. 1980 yılında 941
iken, 1985  yılında 767, 1990 yılında ise 354’e inmiş. Buna orantılı olarak sinema seyircisinde de azalmış. 1980 yılında yerli film izleyici sayısı %61,01 iken 1990 yılına gelindiğinde sinema izleyicinin tercihi değişmiş, yerli sinema izleyicisinin sayısı % 29.47’ye düşerken, yabancı film izleyici sayısı %70,53’e yükselmiş.  Bu tercih değişimi Hollywood sinemasını öne çıkarırken Yeşilçam’a darbe vurmuş oluyordu. Serbest piyasa ekonomisinin, dünyayla geliştirilen yeni ticari bağlantıların bunda etkisi olduğunu yadsımamak gerekir.  İzleyici kültürünün on yılda bu kadar değişmesine bağlı olduğu düşünülemez bu tercih değişikliğinde.

Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Güneş, Tan, Sabah, Türkiye ve Cumhuriyet  günlük gazeteler. Hürriyet en yüksek tirajlı gazete iken Cumhuriyet en düşük tirajda görülüyor.  Babam eve iki gazete alırdı genellikle. Cumhuriyet ve Günaydın, bazen de Bulvar gazetesi. Dönemin gazetelerinden  Hürriyet ve Tercüman’ın bizim eve girdiğini hatırlamıyorum. Bir babanın eve gazete almasının çocukların belleğinde  ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyorum bu istatistikle.

Sergide çeşitli disiplinlerden seçilen dergiler de yer alıyordu.  Dergilerin pek çoğu, özellikle edebiyat, düşün, sanat dergileri arşivimizde bulunuyor.  Eşim Ahmet Tüzün dergiye önem verir, takip ederdi. Onun dergi arşivini kayda geçirmekle ne kadar doğru bir iş yapmış olduğumu bir kez daha anladım. Bu tür sergilerin, yaşadığınız yerde değer görmeyen, “ver gitsin” anlayışına koyduğunuz tavrın değerini anlıyorsunuz. İstatistiklere baktığımızda 1980 -1990 yılları arasında gazete ve çeşitli disiplinlerde yayımlanan dergi sayısının toplamı 2.576 olarak saptanmış. Edebiyat, dil, felsefe ve sanat alanında yayımlanan dergi sayısı oldukça düşük.  Dergileri alıp, göz gezdirme imkanı var,  içlerinden arşivimizde bulunan dergileri fotoğrafladım.

Sergi, 1980’lerde doğanlar için bir bakış açısı kazandırırken, o yılları yaşamışlara belleğini  tazeleme imkanı veriyor. 1980’li yıllarda meydana gelen toplumsal ve kültürel hayata genel bir bakış açısı yansıttığını söyleyebiliriz.

Sergi aynı zamanda Salt Galata’da da yer alıyor, Galata’da yer alan bölümü görme imkanım olmadı. Sergi, Salt Beyoğlu & Galata’da  29 Kasım 2015’e kadar devam ediyor.

İmren Tüzün


Antalya, 02 Kasım 2015

Fotoğraflar: İmren Tüzün


Aydınlar Dilekçesi

BİLAR A.Ş.


Sergide yer alan dergiler

Güneş Gazetesi
Güneş Gazetesi
Nerden Geldik Buraya

Türkiye haritası


Gazete ve dergilerin konulara göre dağılımı


Gazeteler ve tirajları


Sinema Seyirci Sayısı

Anayurt Oteli- Yönetmen : Ömer Kavur

Sokak dergisi




Sinema sayısı

1 Ekim 2015 Perşembe

Reading Novel



There was a rush in our house in a gloomy evening at dusk. That rush was because of my mother's considering everything to be perfect while she was getting ready for visiting our family friends while beginning a journey. While a journey was flying like a buttferfly for my father, it was needing to review the kids, the house, our cows, the vineyards and orchards, all properties for my mother. My mother was as if she was unable to go on the journey if my father wasn't hurrying up with starting the car.

Everytime my mother goes to anywhere and doesn't take us, the kids, I feel myself as if I am deserted. I remember I was looking behind them from my grandmother's room.

The persons which I had mentioned as family friends were in fact family friends of my grandfather. One of them was living in Turuncova, the other was in Isparta and my father and my aunts were trying to continue the relation with them.

When my mother and father arrived to Turuncova a night time, they wonder the girl of the house when they couldn't see her and asked “Where is she?”. To their surprise there was a boredom in the house. One day, the family saw that their daughter was reading a novel and they became very angry and raged. They started to think “Absolutely she has a secret relation if she is reading a novel” and they had  forbidden her to go out from the house and had locked her in a room. My mother was sympathizing to the persons in that situation, probably because she was suffering from being not able to get education too. Whatever they talked,my mother had entered into to the room and had tried to understand her problem, probably she was very affected.

My mother returned to home with gloom from the journey which she had begun for having a change, a hope and she told this story to us. The story of that girl whose name didn't remaine in my mind is sticked in my mind.

When I had completed the primary school, most of my friends completing the primary school were not able to be sent to the secondary school by their parents. Being registered in the secondary school was like a privilege for me and I never like privileges, going to the school from our neigbourhood solitary was like a burden for me. Fortunately, my big brother was going to the secondary school too, we would fraternise. Somehow, my father would take us to the school with his car in rainy days, so I was preparing myself to the school.

The building of Demre Secondary School was newly-built, we studied on grasses for a time, then we didn't study on grasses after the classroom desks were bought and the classes were prepared. Demre was a banishment place for the teachers at that time. Most of them were leftist, they installed little libraries in our classes with their enlightened standing. The first book I read was 'Kuyucaklı Yusuf'¹ novel of Sabahattin Ali. It is possible to say that this novel was the book which took me into the world of the books and put reading love into me.

As I have written many times before, the library which I had met at my Lycee life had encouraged me more in reading issue. I had found opportunity to read the Russian and French classics in the house of the elder sister Yurda. I had also read the English classics in the library of the older brother Erkan in whose house I was staying during the last year of the Lycee. Somehow, I remember “The Grapes of Wrath” of John Steinbeck from there.

While our friendship was continuing with Ahmet, my family was under more pressure than me. When someone was seeing me with Ahmet in the street, immediately he was sending message to Demre and was making my family upset and that bad situation was reflecting back to me.One day – I never forget- my big brother came to the house which I was staying in. He warned me after suppressing his love to me in his heart and said: “You think the life is like it is written in the novels, but the life is not like it is written in the books”. His words remained in my mind, but I don't remember whether I had given an answer to him or not.

Perhaps four-five years later my older brother made this conversation with me, we got married with Ahmet. Ahmet opened the doors of a world in which I could easily read books with him, that was a door openning to the world of the literature. When he presented me ‘Mrs. Dolaway’ of Virginia Woolf, I recognized that a novel could be written in a different way. The stories, novels, poems of Adalet Ağaoğlu, Peride Celal, Sevim Burak, Susan Sontag, A.S. Byatt, John Fowles, Truman Capote and many other authors became a part of our own universe.

Why we read novels, what are the sentences pulling us into them, what tell us the lives installed there, so we are not able to desist ourselves from reading. This is because the author in his fictional world, in fact, reveals us the right and wrong, the opressed people and the opressors, the richness and the poverty, the justice and the injustice, the class contradictions, the love and the lovelessness, and the insensitivity based on the observation of true stories and starting from this point. The world there is in fact not a factoid dream world, it puts exactly the core of the life in front of us.

The novels are like guides helping us exactly how to live the life, what kind of standing we have to choose against the events and situations. Reading a novel needs wending a time period too, it is a travel at the same time. Going on this journey is not a thing which everybody can afford, who knows, even presently, in a place which we don't know, a young girl is putting up what kind of a fight to read a novel or a book.

Imren Tuzun

Antalya, 19 September 2015

Translated by Serkan Engin


1--Kuyucaklı Yusuf, The novel of Sabahattin Ali which had been published firstly in
 1937 year.

The novel which was the first work of the author is one of the most important novels of Turkish literature.

Roman Okumak




Kasvetli bir kış akşam üstü,  hava kararmak üzereyken evimizde bir telaş vardı.  Aile dostlarını  ziyaret etmek için hazırlanan  annemin yolculuğa çıkarken her şeyi dört dörtlük düşünmesinden kaynaklanıyordu bu telaş biraz da.  Babam için yolculuk , bir kelebek misali uçup gitmekken, annem için çocuklar, ev, ineklerimiz, bağın bahçenin, bilumum varlığın gözden geçirilmesini gerektiriyordu.  Babam arabayı çalıştırıp acele etmese annem o yolculuğa hiç çıkamayacak gibiydi sanki.

Annem ne zaman bir yere gitse ve biz çocuklarını götürmese, terkedilmiş gibi hissederdim kendimi. Onların arkasından baktığımı hatırlıyorum babaannemin odasından.

Aile dostu dediysem de, dedemden kalma aile dostlarımız, biri Turunçova’da diğeri Isparta’daydı, dedem öldükten sonra da ilişkilerini sürdürmek için çaba harcıyordu babam ve halamlar.

Turunçova’ya bir gece vakti ulaşan annemler, evin kızını ortalıkta göremeyince merak etmişler, “nerede?” diye sormuşlar. Meğer o evde bir can sıkıntısı varmış. Bir gün, kızlarını elinde roman okurken gören  aile çok kızar ve hiddetlenirler. “Roman okuyor, mutlaka bir gizli saklısı var.” düşüncesi hasıl olduğundan kızlarının dışarı çıkmasına yasak koymuşlar, bir odaya kapatmışlar.  Annem, böyle durumlardaki insanlara yakınlık gösterirdi, kendisi de okuyamamanın acısını çektiğinden olsa gerek. Ne konuştularsa artık, odasına girip derdini anlamaya çalışmış  annem, çok etkilenmiş olmalı.

Bir değişiklik, bir umut olsun diye çıktığı yolculuktan hüzünle döndü annem, bu hikayeyi anlattı bize. Çocuk yaşımda adı aklımda kalmayan bu kızın hikayesi belleğime kazınmış gibidir.

İlkokulu bitirdiğimde, İlkokul’u bitiren birçok arkadaşım Ortaokul’a gönderilmeyecekti aileleri tarafından. Ailemin Ortaokul’a yazdırması benim için bir ayrıcalık gibiydi ve ben oldum olası ayrıcalıklardan hoşlanmazdım, mahalleden tek başına Ortaokul’a gidip gelmek bana bir yük gibi gelecekti sanki. Neyse ki abim Ortaokul’a gidiyordu, arkadaşlık edecektik onunla. Yağmurlu kış günlerinde babam arabasıyla götürürdü bizi nasıl olsa, kendimi hazırlıyordum böylece okula.

Demre Ortaokul binası yeni yapılmıştı, ilk derslerimizi çimenlerin üstünde yapmıştık bir süre, sıralar alınıp sınıflar hazırlanınca bir daha çimenlerin üstünde ders yapmadık. Demre öğretmenler için bir sürgün yeriydi o zaman. Çoğu da sol görüşlüydü, aydınlanmacı duruşlarıyla, sınıflarımıza küçük kitaplıklar kurdular.  Okuduğum ilk kitap Sabahattin Ali’nin  Kuyucaklı Yusuf’(1) romanıydı. Beni kitapların dünyasına çeken ve okuma aşkını içime koyan bu romandır desem yeridir.

Pek çok kereler yazdığım gibi Lise hayatımda karşılaştığım kitaplık beni okuma konusunda daha da yüreklendirmişti. Yurda Abla’nın evinde Rus ve Fransız klasiklerini okuma fırsatı bulmuştum. Lise son sınıfta evlerinde kaldığım Erkan abinin küçük kitaplığında ise İngiliz klasiklerini okumuştum. Nedense oradan da aklımda kalan John Steinbeck’in “Gazap Üzümleri”dir.


Ahmet’le arkadaşlığımızın sürdüğü günlerde benden çok ailem çevrenin baskısına maruz kalıyordu. Birisi beni Ahmet’le sokakta görse, hemen Demre’ye haber uçuruyor ve onları rahatsız ediyordu. Bu rahatsızlık da bana geri dönüyordu. Bir gün, hiç unutmuyorum arkadaşlarımla kaldığım eve abim geldi. Kalbindeki sevgiyi bastırıp beni ikaz ettikten sonra şöyle dedi: “Sen hayatı romanlardaki gibi sanıyorsun, kitaplardaki gibi değil hayat.” Onun söylediği cümle aklımda kaldı da ona cevap verip veremediğimi bile hatırlamıyorum şimdi.

Abim bu ikazı yaptıktan belki dört – beş sene sonra Ahmet’le evlendik. Ahmet benim için birlikte rahatça kitap okuyabileceğim bir dünyanın kapılarını açtı, edebiyat dünyasına açılan bir kapıydı bu. Virginia Woolf’un, ‘ Mrs. Dolaway’i ni hediye ettiği gün romanın başka bir şekilde de yazılabileceğini de fark etmiş oldum. Adalet Ağaoğlu, Peride Celal, Sevim Burak, Susan Sontag, A.S. Byatt, John Fowles, Truman Capote  ve daha nice yazarların öyküleri, romanları, şiirleri  bizim evrenimizin parçası oldular.

Neden okuruz romanları, nedir bizi içine çeken satırlar, orada kurulan hayatlar bize neyi anlatır da kendimizi alamayız okumaktan. Yazarın kurmaca dünyasında, aslında yaşanmış olayların gözlemine dayanan ve oradan yola çıkarak bize yaşamda doğruyu, yanlışı, ezileni ezeni, varsıllığı yoksulluğu, adaleti adaletsizliği, sınıfsal çelişkileri, aşkı sevgiyi, sevgisizliği, duyarsızlığı ortaya koymasıdır. Oradaki dünya uçuk, kaçık bir hayal dünyası değildir aslında, tam da hayatın özünü koyar önümüze.

Romanlar bize tam da hayatın nasıl yaşanması  gerektiği konusunda, olaylar ve durumlar karşısında nasıl bir duruş içinde olacağımızın yol göstericileri gibidir. Roman okumak, bir zaman dilimini de kat etmeyi gerektirir, bir yolculuktur aynı zamanda. Bu yolculuğa çıkmak herkesin göze alabileceği bir şey değildir,  şimdi bile bilmediğimiz bir yerde, bir genç kız, roman ya da bir kitap okumak için ne mücadeleler veriyordur kim bilir.

İmren Tüzün

Antalya,  19 Eylül 2015


1--Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin ilk baskısı 1937 yılında yapılan romanıdır.

Yazarın ilk romanı olan eser, Türk edebiyatının önemli romanlarından biridir.