25 Nisan 2019 Perşembe

İstanbul’da Felsefe ve Sanat Etkinlikleri - İmren Tüzün




Uzun kış boyunca, İstanbul’da gerçekleşen sanat ve felsefe etkinliklerini, basın ve sosyal medyadan takip etmeye çalıştım. Sosyal Medya, etkinliklerin yayılmasında önemli bir rol oynuyor, iletişim içinde bulunduğumuz arkadaşlar ve kurumların sayfaları sayesinde haberdar olabiliyoruz.

İstanbul’un, endüstri ve finans merkezi olması, yayıncılık, sanat ve kültürün de merkezi haline gelmesi, yazarlar, sanatçılar, felsefecilerin İstanbul’a taşınmasına neden oldu. Bu durumun, Anadolu’da kültür sanat açısından dengesizliğe sebebiyet verdiğini düşünüyorum. Son yıllarda,  Diyarbakır,  kültür ve sanat açısından ivme kazanan kentlerden biri. Antalya’da da, Devlet, Senfoni, Opera ve Bale, Tiyatro gibi Devlet kurumlarının etkinliklerini düzenli olarak sürdürürken, özellikle Plastik Sanatlar ve Edebiyat açısından bireysel ve kurumsal çabalar olmasına karşın yeterli olduğunu söylemek zor.

Sosyal Medya’da etkinlikleri takip etsek, bazı konferansları Youtube aracılığıyla izleme olanağı bulsak da, sergileri, etkinlikleri gidip görememenin eksikliğini hissediyoruz.

Bu bağlamda, yaklaşık bir yıl sonra, İoanna Kuçuradi’nin, “Ahlaklar, Etik ve Etikler” başlıklı konferansını izlemek, Sosyal Medya’dan takip ettiğim sergileri görmek üzere İstanbul’a gitmek için bir vesile oldu benim için. Koyu  yağmurlu  bir günde, taksiyle Havaalanı’na doğru yola koyuldum. Antalya’dan kalkan uçakta bulutlar arasından yol alırken, gökyüzünden yeryüzüne bakarak Sabiha Gökçen’e ulaştık.  Uçak iner inmez, herkes telefonlara sarılınca içim burkuldu. Ne zaman İstanbul’a gelsem, uçaktan indiğimde aradığım, kız kardeşim Sıdıka’yı arayamayacak olmanın hüznü kapladı içimi. Biraz buruklukla Havabus’a bindiğimde telefonumu açtım, Gülistan aramış, İstanbul’a gideceğimi biliyordu. Hemen aradım, “Ulaştınız mı İmren Abla”, diye sorunca, bir yakınım varmış, dedim, içim rahatladı. İstanbul’da gökyüzü beyaz bulutlarla kaplıydı, otobüsle, Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçerken, yol boyunca gökyüzüne baktım, İstanbul’da bulutlar, yedi tepeli şehirde bir başka güzel gelir bana. Boğaz’dan geçerken, zihnim gökyüzünden yeryüzüne doğru geçiş yaptı adeta. Otobüsten indim, Sıdıka’yı kaybettiğim gün, gözyaşlarıyla oturduğum kafeye iki sene sonra ayak basıp biraz soluklandım.

Çok kısa bir süre için gelince, zamanımı iyi kullanmak için bir otelde kalmaya karar vermiştim. Rezervasyon yaptırdığım oteli beğenmedim, kısa sürede küçük ama güvenilir bir otel buldum. Kalacağım otelde dikkat ettiğim, beni huzursuz etmeyecek şeyler;
temiz bir oda, gökyüzünü görebileceğim pencere, bir de notlarımı yazabileceğim masa. Bütün bu unsurlar mevcuttu odada, sabah erken kalktığım için bir süre dinlendim, azıcık da kestirmişim, dinlenmiş hissettim kendimi, sergileri gezebilecek enerjiyi toplamıştım.

2002 yılında, Almanya’da, Antalya’yı temsilen katıldığım 1. Heidenheim Sanatçı Buluşması’nda Çinli sanatçıların mürekkep çalışmalarıyla karşılaşmış, fırça kullanışları, az renkle oluşturdukları manzara resimleri ilgimi çekmişti. Almanya’dan dönerken çizim mürekkebi almış, yavaş yavaş mürekkeple çalışmaya başlamıştım. Yıllar içinde mürekkeple çalıştığım pek çok defter oldu, bu sebepten dolayı, Pera Müzesi’ndeki “Mürekkepten: Çin Güncel Sanatından Yorumlamalar” sergisini merak ediyordum. Çin’de çalışmalarını sürdüren on üç sanatçının yapıtlarını bir araya getiriyordu sergi. Manzara, doğa ve kaligrafi  gibi konulara güncel bir bakış açısıyla yaklaşan yapıtlar, resim, fotoğraf, video ve yerleştirmelerden oluşuyordu. 4. Katta, renkli ve siyah mürekkeple yapılan uzun boyutlu eserler, duvarlara ve tavandan aşağıya sarkıtılarak sergileniyordu. Qiu Anxiong’un, üç  animasyon videoları; “Yeni Bir Dağlar ve Denizler Kitabı1. Bölüm”, 30’15”, “Yeni Dağlar ve Denizler Kitabı 2.Bölüm”, 29’34”, Yeni Dağlarve Denizler Kitabı 3. Bölüm, 27’14” .Üç videoyu, Çin fırçası ve mürekkebi kullanarak on beş yılda tamamlamış sanatçı. Xu Honeming’in pirinç kağıdı üzerine, mineral pigmentleri kağıda yayılmış pigmentlerle yaptığı resimlerde katmanlar oluşturmuş. Jian-Zun Zhang’un; “Mekana özgü katılımcı yerleştirme”. Sanatçı katılımcıları kendine yardım etmeye davet etmiş, bu şekilde katılımcılar, hem çizmişler hem de seçtikleri kelimeleri yazmışlar duvara. Çinli çağdaş sanatçıların işlerini görmek, Çin sanatının yeniden yorumlanması olarak yorumladığımızda, gelenek ve modernliği içinde barındıran bir sanatla karşılaştığımızı söylemek mümkün.

İkinci ziyaret ettiğim sanat kurumu Salt Beyoğlu oldu. NAEEM MOHAIEMEN,  “Makbul Tarihin Tutsakları/ Prisoners of Correct History” başlıklı sergiyi izledim. Film,  enstalasyon ve yazılarını görmek mümkündü. Sergi üzerine yazılan metinden; “üçüncü dünya enternasyonalizmi’nin  oluşumu ve çöküşünü, sömürge sonrası tarihindeki üç büyük kırılmayla inceler: 1905’te Britanya Hindistan sınırlarındaki Bengal’in  doğu ve batı olarak ikiye ayrılışı, 1947’de Britanya Hindistanı’nın bölünmesiyle Hindistan ve Pakistan kuruluşu ve 1971’deki Hindistan- Pakistan Savaşı’yla Doğu ve Batı Pakistan’ın Bangladeş ve Pakistan’ın Dönüşümü” Çok da iyi bilmediğim bir tarihi izleme olanağı verdi bu sergi. Merdivenlerden aşağı inerken, sessiz bir şekilde okuyan, yazanlar dikkatimi çekti. Gittim,oturdum bir masaya, ajandama yolculuğum ve gördüğüm sergi üzerine notlar yazarken, ortamın dinginliğini hissettim. Görevli gelip, kapanış saatinin geldiğini söylemese biraz daha yazabilirdim.

Otele doğru yürürken, bir kafeden capuccino ve mini cheesecake alarak otele döndüm. Bir yandan haberleri izledim, diğer yandan kahvemi içtim, sabah saat 05:30’dan beri ayakta olduğum için, dinlenmem gerekiyordu.

17 Nisan 2019, Çarşamba günü, ne yapacağımı önceden tasarlamıştım. Otelde sadece oda fiyatı ödediğim için, kahvaltıyı dışarıda yapmam gerekiyordu. Çaylarını sevdiğim Cafe Lebon’da küçük bir börek ve iki çayla kahvaltımı yaptım. Salt Galata’ya gitmek üzere yola koyuldum. Yukardan aşağıya doğru inen sokağın iki yanı dükkanlarla kaplıydı, daracık basamaklardan insanlar nezaketli bir şekilde aşağıya doğru iniyorlardı. Galata Kulesi’nin yanındaki kafede, güneşe karşı sabah kahvelerini yudumluyorlardı.  


Salt Galata’da, “Mihri Modern Zamanların Göçebe Ressamı” başlıklı sergi, bir kadın sanatçının yaşamına ve eserlerine tanıklık etmek bakımından benim için önemliydi. Çantam ve şemsiyemle sergi alanına ulaştım. Sergideki görevli şemsiyemi ve çantamı bırakmam için beni yönlendirdi. İyi de oldu bir açıdan, yüklerimden kurtulmuştum, elimde cep telefonumla sergi alanına döndüm, sergiden fotoğraflar çekmek için cep telefonumu kullanacaktım. Mihri, 13 Aralık 1885’te İstanbul, Kadıköy’deki Ahmet Rasim Paşa Konağı’nda doğmuş. Ailesinin konumu, Ressam Fausto Zonaro’dan resim dersi almasını olanaklı kılmış. 14 yaşında, ailesinden ayrılarak önce Roma’da daha sonra Paris’te eğitimini sürdürmüş. Paris’te yaşarken, hukuk eğitimi için şehirde bulunan Müşfik Selami Bey’le evlenmiş, beraber İstanbul’a dönmüşler, 1912’de İstanbul’a yerleşmişler. 1914’de İnas Sanayi-i Nefise’nin İlk kadın Müdürü  ve Resim öğretmeni olmuş, bürokratik kısıtlamalara karşın, aralarında Müzdan Arel, Güzin Duran, Nazlı Ecevit ve Fahrelnissa Zeid’in de olduğu öğrencilerinin açık havada resim yapmasına, canlı modelden çalışmasına ve eserlerinin görünürlük kazanmasına destek vermiş.14 Ekim 1918’de Şişli’deki evinde, on gün sürecek,  dört yılda yaptığı eserlerden oluşan sergi açmış. İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin açılması ve göreve başlamasıyla, kültür ortamının önemli simaları arasındaymış, Tevfik Fikret’in şiirlerini yorumlamış, portresini yapmış. 1922’de yeniden Avrupa’ya dönen Mihri, 1923’de Roma’da yaşarken Londra, Madrid ve Viyana’ya ziyaretlerde bulunmuş. 1927’de temelli New York’a göç etmiş. Ertesi yıl George de Mazirof Galerisi’nde açtığı sergi ABD ve Kanada basının dikkatini çeker. Türkiye’nin ABD elçisi Ahmet Muhtar ve kızı Nebile Hanım tarafından bir kaç gün Sefarethanede konuk edilir, elçinin portresini de yapar bu süreçte. 1932’de Salvatore Virzi ile ikinci evliliğine yaptığına dair belge ile  evlilik yoluyla vatandaşlık elde etmek için başvurusuna dair belge de bulunuyordu sergide.  Vali Franklin D.Roosevelt’in portresi, açık arttırma yoluyla, borcuna istinaden satılır.  Amerika’da yaşanan ekonomik buhrandan etkilenir, zorlu bir süreç yaşar. Bu döneme ait belgeler, sanatçının yaşamına ışık tutuyor. Sergide, İnas Sanayi-i Nefise’deki atölyede çekilmiş fotoğraf, serginin ruhunu belirliyor gibiydi. Az sayıda resim ve belgeyle, kendi ayakları üzerinde durmayı seçmiş Mihri’nin yaşamını izleyicilere hissettiriyordu. Portre ressamlığı açısından, Hollandalı ressam, Frans Hals’ın 1628  tarihli “Çingene Kızı” portresinin reprodüksiyonunu yaparak,  Fortin d’Ivry yarışmasında ödüle layık görülmesi, Frans Hals’ın portre ressamlığının Mihri’nin portre ressamlığında bir etkisi olabileceğini düşündürdü bana.

Serginin ardından, Salt Araştırma’nın Kütüphanesi’ne uğradım, üye olmak gerekiyormuş, araştırmacılara, Yüksek Lisans, Doktora öğrencilerine açıkmış, sanat, mimari, tasarım kitaplarının bulunduğu bölüm. Kütüphane görevlilerinden Dewey programını kullandıklarını öğrendim. Sergi izlemek insanı yoruyor zihinsel olarak, kahve molası vermek istedim. Kahvemi alıp, küçük bahçesine çıktım. Yanıma oturan Yüksek Lisans öğrencisi Gülizar Hanım’la sohbet etme olanağı buldum. Annesi Boşnak, babası Arnavut’muş, tez konusu ise İstanbullu Rumlar. Balkanlardan konuştuk, güzel bir sohbet oldu benim için.

Salt Galata’dan Beyoğlu’na doğru yürürken, daha önce ismini duyduğum, fakat ilk kez gezeceğim iki galeri ile karşılaştım. Anna Laudel Galeri’de, “Tapestry – Woven Tales”, başlıklı sergide, sanatsal ve kültürel geçmişi farklı 15 sanatçının dokumaları sergileniyordu. Geleneksel dokumacılığın çağdaş tekniklerle yeniden yorumlanmasıyla elde edilen dokumalar, özenli bir şekilde sergileniyordu. Galeri görevlisinden öğrendiğime göre, sergide yer alan dokumaların bazıları sanatçılar tarafından dokunurken, bazıları da dokutturulmuştu. Aralarında Gülçin Aksoy, Mustafa Aslıer, Zekai Ormancı, Özdemir Altan,  Devrim Erbil, Renk Erbil Martin, Fırat Neziroğlu, Hanefi Yeter gibi sanatçıların dokumaları yer alıyordu. Geleneksel kilim dokumacılığıyla yapılan dokuma işlerin yorumlanmasını daha başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Galeri’nin üç katına yayılmış sergi, 24 Mayıs 2019’a kadar görülebilir, internet üzerinden de Anna Laudel Galeri yazılarak, sergide yer alan dokumaları görebilirsiniz.

Anna Laudel Galeri’den sonra, Kasa Galeri’de, Neriman Polat ve  Nurcan Gündoğan’ın  “Çiçek Yarası/ Flower Wound” başlıklı sergisini gördüm. Video, şiir, enstelasyondan oluşan sergi, günümüz sorunlarına duyarlı bir bakış açısı getiriyordu. Kırmızı branda üzerine yazılmış, “ Direniş Güzelleştirir” cümlesi ve brandanın üzerindeki tel örgüler bellekte yer edici nitelikteydi.

Galeri’den ayrılıp Beyoğlu’na, yukarı doğru geldiğim yoldan dönerken, öğle yemeği molası verdim. Saat 17:30’daki İoanna Kuçuradi Konferansı’na kadar Salt Beyoğlu’nda soluklanıp, notlarımı yazdım, yanımda götürdüğüm kitabı okudum.

Saat 17:00’de Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, İoanna Kuçuradi konferansı için gittiğimde, henüz salon açılmamıştı, merdivenlerde kuyruk oluşturmuştu insanlar. On- on beş dakika kadar bekledikten sonra, salona alındık, ön sırada olanlar sandalyelere oturdu, pek çok insan ayakta kaldı, bir öğrenci yer verdi de, oturabildim. Bir süre sonra İoanna Kuçuradi salona geldi. Koyu yeşil ceketi ve eteği, elinde açık yeşil çantası, hafif topuz yaptığı beyaz saçları, berrak yüzü, uzun parmaklarıyla, duruşu öylesine etkileyiciydi ki, ilahi bir şey vardı sanki üzerinde.  Yaklaşık on dokuz sene önce, Antalya’da, 17 Kasım 2000’de, “Felsefe ve Edebiyat” başlıklı Konferans’ta gördüğüm halinden çok da farklı değildi sanki, sakin ve ölçülü.  Bilim Akademisi’nden, Pınar Mengüç açılış konuşmasını yaptı, İoanna Kuçuradi’nin yaşam öyküsünü, Felsefe alanında yaptığı Akademik çalışmaları, aldığı ödüllerin bazılarını okudu, konuşma sonrasında soru cevap olmayacağını söyleyerek, sözü Kuçuradi’ye verdi. Kuçuradi, ayakta olanlara, yapacağım konuşma kitaplarımda mevcuttur, yorulursanız gidebilirsiniz, diyerek ayakta kalan izleyicilere olan duyarlılığını hissettirdi. Kuçuradi’nin konuşması aynı zamanda perdeye yansıtılan görüntüsüyle, arkada ve ayakta olanların Konferansı daha iyi izlemesi sağlandı.  Etik kelimesinin kullanıldığı farklı anlamları belirteceğini, felsefenin bir alanı olan etiğin ne hakkında bilgi ortaya koyduğunu anlatmaya çalışacağını, etik değerlerin ne olduğu üzerinde bir kaç söz söyleyeceğini ekledi.  Etik sözcüğünün son 20-25 yılda moda olduğunu, 1970’li yıllarda Etik kitabını yayımlandığında “Etik” modası geçmiş sayılırdı, dedi. Bugün moda olan etiklerin, felsefenin alanı olan Etik değil meslek etikleri olduğunu belirtti. Kuçuradi’nin konuşması, Kant ve Camus’nün vebasından verdiği örneklerle, izleyicilerin etik konusunu daha iyi anlamasını sağladı, diyebilirim. Konuşmasında dikkatimi çeken bölümleri aşağıda alıntılıyorum.



“Belirli bir durumda bir şey yapmamak da bir eylemdir. Davranış ve eylem karıştırılıyor. Etik yaşayabilmek için doğru değerlendirmeyi öğrenmek zorundayız. Etik değerleri ahlaksal değer yargılarıyla, iyidir, kötüdür denilenlerle, genel olarak normlarla karıştırmamak gerektiğidir.  Etik değerler kişiler arası ilişkilerde eylem ve yaşantı olanaklarıdır. Buna göre  iki etik değerden söz etmek mümkün. “Etik  kişi değerleri”, “etik ilişki değerleri”; birincisine dürüst, saygılı güvenilir olmak gibi kişi özellikleri; ikincisine  saygı, sevgi, minnet gibi değerlilik yaşantıları  özelliklerini verebiliriz.

Etik değerlerin yalnızca iki kişinin karşılaşmasında yaşanabilen, değerlilik yaşantılarıdır. Bir kişinin başka bir kişi ile ilişkisinde yaşadığı, tortu bırakan yaşantılardır.  Kişinin bilgisel olanaklarıdır. Ölçülü olmak, dayanıklı olmak, sabırlı olmak. Dürüst olan bir insan, dürüst olmayan insana da dürüst davranır. Niçin insan hakları, suçlunun da hakları, insan hakları karşı olduğumuz insanın da haklarıdır, onları da korumak zorundayız. Hatırlıyorsunuzdur, Kaddafi’nin öldürülmesine tek bir kişi itiraz etti, Birleşmiş Milletler Komiseri itiraz etti. Karşı olduğumuz insanların temel haklarını da korumalıyız.

Bir kişinin başka belirli bir kişi ile ilişkisinde tortu bırakan yaşantılardır. Onlara insan açısından bakıldığında değerlilik yaşantılardır. İçeriklerini diğer kişilerin özellikleri oluşturur.  İçeriklerini diğer kişinin özelliklerinin bilgisi oluşturmuyor. Oysa, karşılığı olan yaşantılar, bitmez, tükenmez, o tortu kurumaz. Bazı etik özellikleri, kişi değerleri olan bir kişi ile bu özellikleri görebilecek gözü olan  ve insan için anlamını bilen bir kişinin karşılaşması ve ilişkiye girmesiyle yaşanır, bu yaşantılar. Kişilerin karşılaşmasının  rastlantısallığına  rağmen, bu yaşantılar rastlantısal değildir, yalnızca böyle bir temeli olan yaşantılar kişide tortu bırakır ve bu tortu yok olmaz, böyle iki kişinin karşılaşmasıyla ve bu yaşantıların yaşanmasıyla, bu etik  değerler varlanır ve katılır dünyamıza.

Etik ilişki değerlerin yaşanabilmesinin ana koşulu, iki etik kişinin karşılaşmasıdır. Kişilerin birbirinin olgunlaşmasını , birbirlerinin etik olanaklarını gerçekleştirmesine de yardımcı olabiliyorlar.”

Konuşma yaklaşık bir saat sürdü, sonrasında Pınar Mengüç İoanan Kuçuradi’ye, Bilim Akademisi’nin bir hatırasını sundu.  Konuşmanın tamamı, ekleyeceğim linkten izlenebilir.

Konferanstan sonra, akşam yemeğimi yedim ve otele döndüm. Yorucu bir gün olmuştu. Akşam televizyonda, Ekrem İmamoğlu’nun, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı mazbatasını almasının sevinci sosyal medyada sürüyordu, televizyonda da konu mazbataydı.

18 Nisan 2019, İstanbul’da görülecek pek çok etkinlik vardı, zamanın azlığı nedeniyle, önce kahvaltımı yaptım. Akbank Sanat’ta, 13 Nisan – 25 Mayıs 2019 tarihleri arasında gerçekleşen, “ İnsanın Yeni Gündemi” başlıklı sergiyi görmeye gittim yağmurlu havada. Giriş katta, Marshmallow Laser Feast, “Bir Hayvanın Gözünden” adlı video, İngiltere’de bulunan Grizedale Ormanı’nda kaydedilmiş ses kayıtları eşliğinde, ormanı, gökyüzünden süzülen bir kuşun, bir kütükte duran yusufçuğun ve bataklıktaki bir kurbağanın gözünden görmemizi sağlayarak bizi insani sınırlarımızın ardında yatan gerçekliği düşünmeye davet ediyor. Videoda kızıl renkler hakimdi, kızıldan koyuya geçişi bir derinlik kazandırıyor ve ormanın görsel derinliğini hissettiriyordu.

Alex Verhaest’ın “Atıl zamanlar” çalışması intihar eden bir babanın ardından bir araya gelen aile bireylerinin bir masa etrafında toplanmasıyla çekilen fotoğrafta, olayın şaşkınlığını üzerinden atamamış halleriyle bizi karşılaştırıyor.

Refik Anadol’un, Saklı Mekândan Anılar-Çalışma  I, yan yana yerleştirilmiş üç videoyla yer alıyordu sergide. İlk kez işlerini görüyordum. Videolara dair sergi metni, çalışmayı biraz daha açımlayacak.:” Anadol bu çalışmada dokuz mimara ve on bir farklı tarihi döneme ait binaların 1.2 milyon adet görselinden oluşan bir mimari fotoğraf hafızası üzerine sinir ağı üretiyor.”

Larissa Sansour’un eseri, kurgusal bir video denemesi biçiminde üretilmiş. Video, teori ve kişisellik üzerine kurgulanmış, vefat eden ikiz kız kardeşinin sahneye çıktığı bölümler, bir kız kardeş, Sıdıka’yı  kaybetmenin acısını hatırlattı bana, ortak sorgulamalar hissettim.

Gaetan Robillard’ın, “Dalganın İzinde” videosu, bilgisayar simülasyonu, Şeytan Adası’nın çevresini, denizin dibine yayılmış ızgaralar ve sonsuz hareket halinde milyonlarca parçacıktan oluşan dalgalar şeklinde betimlemiş. Bu videoyu seyrederken, bir grup öğrenciyle gelen hocaları, videonun bilgisayarla yapıldığını öğrencilere anlattı.

Yıllardır, Akbank Sanat’ta sergileri izlerim, hiç kafesinde oturmamıştım. Yağmurun geçmesini beklemek için dördüncü kata çıktım, sağ tarafta mütevazi bir kütüphane, solda da camlı kafe bulunuyordu, kafenin penceresinden Fransız Kültür Merkezi görülüyordu. Okuyan insanları rahatsız etmeden kahvemi içtim, biraz dinlendim.

Dışarı çıktığımda yağmur dinmişti, Mephisto’da kitaplara göz gezdirdim. Yeni çıkan kitaplar bölümünde, kitap türlerinde bir denge olduğunu düşündüm, iki kitap aldım.

Gelmişken, Yapı Kredi’de Orhan Pamuk’un “Balkon Fotoğraflar - Photographs” sergisini izlemeden dönmeyeyim, dedim. Orhan Pamuk, 2012 Aralık’ı ile 2013 Nisan’ı arasında hem yaşadığı hem de yazdığı Cihangir’deki evinde, aynı noktadan 8500 fotoğraf çekmiş. 2012 Kasım’ında, New York’tan İstanbul’a dönmeden fotoğraf makinası ve tele objektif almış. Fotoğraf sergisi üzerine kapsamlı bir yazısı karşılıyor izleyiciyi. Deniz, gökyüzü, camiler,Cruiserler, kuşlar, minareler, ana temaları fotoğraflarda, neredeyse insan yok gibi. Belleğimde kalmamış ya da. Orhan Pamuk üzerine Umberto Eco’nun söylediği bir cümle dikkat çekici; ”Orhan Pamuk’un çılgınlığında deha var.” Fotoğraf üzerine söylenmiş cümleler de yer alıyordu sergide;

”Bir fotoğraf sadece donmuş bir anı değil, geçmişi ve geleceği de resmeder. Çünkü fotoğraf çekmek umut beslemektir.” Celâl Salik

“Daha önce defalarca söylendiği gibi, fotoğraflar kendilerini sözcükler olmadan görsel olarak ifade etmelidir, yoksa başarısız olurlar.” Walker Evans

Yeni açılan İstanbul Havaalanı’ndan Antalya’ya uçacağım için biraz tedirgindim, ilk kez uçacaktım, zamanında yetişmek için erken gitmeye karar verdim. Otelden eşyalarımı almadan önce, Pera Müzesi’nde soluklanıp bir bardak çay içtim

Otelden taksiyle, Havaist  otobüs durağına gittim. İstanbul kartımı okutabileceğimi söyledi, bavulumu teslim ettiğim görevli. Otobüs hareket ettiğinde, küçük bir tabelada Abdülhak Hamit yazısı dikkatimi çekti, caddenin adını ilk kez okuyormuşum hissine kapıldım. Otobüs yolculuğu yaklaşık bir saat sürdü, şehri çıktıktan sonra yeşillikler arasında ilerledi otobüs, bir bölümde dağların kazınmış görüntüsü rahatsız ediciydi. Havaalanına erken gelmenin avantajıyla biraz kitap okudum, uçağa binmek için epeyce bir yol yürümek gerekti, uçak bekleme alanları geniş ve ferahtı. Zihnimde pek çok görüntüyle gece yarısı Antalya’ya ulaştım.

İki günlük İstanbul ziyaretinde, Salt Beyoğlu ve Salt Galata’da okuyan yazan insanlarla karşılaşmak, Salt Galata’da gençlerin çokluğu, bir uğrak noktası olma özelliği kazandığını hissettirdi bana. Özel kurumların sanata ve kültüre verdiği desteğin, ülkenin kültür ve düşünce dünyasına önemli katkıları, bu sebeple de belirleyici rollerinin olduğunu düşünüyorum.


İmren Tüzün
Antalya, 22 Nisan 2019

Copyright ©  İmren  Tüzün All rights reserved



Ahlaklar, Etik ve Etikler – Prof. Dr. İoanna Kuçuradi https://youtu.be/g-MPvywIhJc @YouTube aracılığıyla.


7 Nisan 2019 Pazar

Bellek ve İmgelem / Kuşların Sabah Şarkısı / Antalya'da Zaman - İmren Tüzün


Öğle yemeği masasını
balkonda güneşe karşı
hazırlarken
bir bardak su almak için
mutfağa döndüğümde
Masanın üstündeki
kitaplar, nesneler
geçmiş bir anı
çağrıştırıyor 
ev değiştirse bile masa
masada oturanın imgesi
onca zaman geçmemiş gibi
yerli yerinde duruyor
zihnimin katmanlarında.
İmren Tüzün 
06 Nisan 2018
Her hakkı saklıdır/ all right reserved...

Kuşların Sabah Şarkısı

Sabahı uyandıran kuş
Sesinle çınlatıyorsun
yeryüzü ve gökyüzünü.

İmren Tüzün
Antalya, 06 Nisan 2018
Her hakkı saklıdır/ all right reserved...
Antalya'da Zaman 
Ah Nisan akşamları
Portakal çiçeği kokusu sarmış
Caddelerde yürümek
Geçmiş bir zamanın esrikliği
Ne soğuk ne sıcak
İnce bir hırkanın sıcaklığı
...
İmren Tüzün
Antalya, 06 Nisan 2017
Her hakkı saklıdır/ all right reserved

30 Mart 2019 Cumartesi

Yağmurlu Bir Günde Kuşların Kederi


Keşke ermiş olsaydım da komşum
Kuşlara anlatabilseydim,
Balkonuma gelmeyin
Komşum rahatsız oluyor deseydim.
Kuşlar da anlasaydı beni
Tanık olmazdım
Elinizde sopayla kovmanıza.
Ben kovuldum, bilirim
Ne demek olduğunu kovulmanın
Tanrı sizi kovdurmasın komşum,
Zordur, insan kuşlarla konuşur,
Yalnızı daha iyi anlar kuşlar bir insandan. 
Bir eş de kâr etmez insana
Yalnızlık burcunda doğduysa..
Tanrı sizi eşsiz bırakmasın komşum.

İmren Tüzün

Antalya, 29 Mart 2018
Her hakkı saklıdır/ all right reserved


Kırgın II

Hangi dağın kırgınısın Ruhun üşümüş kimsesizlikten. İmren Tüzün
Antalya, 27 Eylül 2017
Her hakkı saklıdır/ all right reserved

23 Şubat 2019 Cumartesi

Çocukluk Travması Olarak Akdeniz’de Hortum - İmren Tüzün



Bu sene, Antalya Bölgesi’nde olağanüstü hava koşulları yaşandı. Gri ve kapalı gökyüzü, bitmek bilmeyen yağmurlar, çıkan hortumlar, su baskınları beni geçmişe, 1970’li yılların başında yaşadığım bir çocukluk anıma alıp götürdü.

İlkokul çağlarımda, Demre'de, portakal bahçelerinin yanı sıra domates de yetiştirmeye başladı ailem. İlk zamanlar, seralar henüz kurulmaya başlanmadan önce, tarla domatesi yetiştirilirdi. Domates fideleri Mart sonu gibi tarlalara dikilirdi, mevsimine uygun, doğaya uyumlu bir yetiştirmeydi bu. Domates fidesi, küçük yalaklar açılır, içine gübre konularak dikilir, biraz büyümeye başlayınca sırıklar, her dometesin  dibine yerleştirilir, domates  beyaz bobinlerden kesilen  iplerle çubuklarla tutturulur, büyüdükçe ip sayısı arttırılırdı. Böylece domatesin boyu uzadıkça çiçekleri daha çok güneş görür, domatesin olgunlaşmasını kolaylaştırırdı. O dönemde, hormon kullanılmıyordu henüz, ilaçlar  ve gübreyle rekoltenin yüksek olması sağlanırdı. Hatırladığım kadarıyla, o zamanlar sırt pompaları vardı,  ilaçlama  yapılırdı, gübre çeşitliliği de azdı.

İlkokul yıllarımın sonuna doğru seralar kurulmaya başladı. Keresteden  dilmeler ve dayaklar kestirilirdi hizarlarda, kurulacak seranın sağlam olması için, farklı boyutlarda kesilir, ustalar ev yapar gibi kurarlardı seraları. Daha sonra plastikle, çok iyi gerdirilerek sera bir elbise gibi giydirilir, çıtalara çakılan çivilerle  sağlamlaştırılırdı. Naylon çekme denirdi bu işe, mutlaka yardım gerekirdi, konu komşu birbirlerine yardım ederdi. Ekonomik gücü olanlar,  demir kontsürükyonun cam ile kaplanmasıyla cam seraları kurmaya başladılar. Naylon seralar rüzgarlara hortumlara karşı dayanıksızdı, yırtılabilirdi ve her sene yenilenmesi gerekiyordu naylonların.

Ailem de bu değişime, naylon sera kurarak eşlik etti. Evimizin yakınına naylon seralar kurdular. Artık, seracılığın başlamasıyla domates ekilme ve dikilme Mart - Nisan ayları yerine Eylül - Ekim’e çekilmiş oldu. Domatesin yanı sıra sivri biber, patlıcan, salatalık hatta çiçek de dikilmeye başlandı.  Daha çok verim alınacak,  daha çok para kazanılacaktı. Önceleri boş  tarlalara kurulan seralar, daha sonra portakal ağaçları kesilerek seraların sayısı arttırıldı.


Bu gelir beklentisi gerçekleşmeye başladı, öte yandan tedirginlik de çoğaldı. Hızlı esen bir rüzgarın, fırtınanın, ender de olsa hortumun seralara vereceği zarar yürekleri titretir olmuştu. Onca verilen emek bir anda yerle bir olabiliyordu ve her şeye sil baştan başlamak gerekiyordu.

Bu sürecin tanığı bir çocuk olarak, bu korkuları çok hissetmiş, travmasını da yaşamışımdır.

İlkokul beşinci sınıfta olmalıyım, okuldan yeni dönmüştüm ki, bizim seraların bir bölümünün gökyüzünde uçtuğunu gördüm, ailem yine de korumaya çalışıyordu. Bu durum karşısında korkunç bir şekilde bağırmaya  başladım, kaç dakika sürdü bilmiyorum, bağırıyor, ağlıyordum, kontrol edemiyordum kendimi, annemlerin yanına da gidemiyordum.  Annem nasıl oldu da duyduysa, gelip beni sarıp sarmaladı ve teskin etmeye çalıştı.  Yaşadığım bu olay beni rüzgara karşı çok duyarlı hale getirdi, “İmren rüzgardan korkar.”, düşüncesi oluştu ailede. Abim bilir bu duygumu, yeğenlerime de anlatmış.



Bugün Demre’den uzak olsam da, ne zaman fırtına kopsa, orada seracılıkla uğraşan aileleri düşünürüm. Bu sene, anlattığım görüntüleri yine izledik yazılı ve görsel medyadan. Seracılık kolay bir iş değildir, bugün gelişen teknolojiye rağmen.

İmren Tüzün

Antalya, Şubat 2019

Copyright ©  İmren Tüzün Tüm Hakları Saklıdır / All rights reserved

9 Ocak 2019 Çarşamba

Kış ve Ağaç



Yaprağını dökmüş bir ağaç gibiyim
Sert bir rüzgar savurmuş
Her bir yaprağımı

Yine de ayaktayım dimdik
Meydan okurcasına hayata

Biliyorum bahar gelecek
Yapraklanacağım yine
Bilmediğim, aşina değil
Kabulleneceğim her bir yaprağı
Bana ait olacaklar,
Dallarıma tutunacaklar.

İmren Tüzün
Antalya, 10 Ocak 2018
Copyright ©  İmren  Tüzün All rights reserved

 ...

Kış İçin

Yaprak yoksa ağacın
Ne anlamı var?

Yaz İçin

Gölgesi yoksa yaprağın
Ne anlamı var?

İmren Tüzün

Antalya, 10 Ocak 2018

Copyright ©  İmren  Tüzün All rights reserved