23 Aralık 2023 Cumartesi

5.ULUSLARARASI İSTANBUL BIENALİ VE İSTANBUL SANAT FUARI İZLENİMLERİ

5.ULUSLARARASI İSTANBUL BIENALİ VE İSTANBUL SANAT FUARI İZLENİMLERİ


5. Uluslararası İstanbul Bienali

Yaşam, Güzellik, Çeviriler/Aktarımlar ve Diğer Güçlükler Üstüne
5 Ekim – 9 Kasım 1997

Küratör: Rosa Martínez

7. İSTANBUL SANAT FUARI 1 - 5 EKİM 1997

7.İstanbul Sanat Fuarı ve  Rosa Martinez’in küratörlüğünde gerçekleşen

5.Uluslararası İstanbul Bienali eş zamanlı olarak gerçekleşiyordu. Bugüne kadar, Sanat Fuarı’nı izlemiştim, ancak Bienali görme fırsatım olmamıştı. Her iki etkinliği, Antalya’da sadece haberlerden bize sunulduğu kadar takip edebiliyor, gidip görmeyince bizde bırakacağı  etkilerden mahrum kalıyoruz. Kız kardeşim Sıdıka da, beni yüreklendiriyordu, özellikle Bienali gelip görmem konusunda. 


01 Ekim 1997 akşamı saat 20:45’de THY ile İstanbu1’a uçmak için  havaalanına giderken, Ahmet Tüzün havaalanına kadar eşlik etti bana. Orada, uzun süredir görmediğimiz iş arkadaşımız Haluk Bey ile karşılaştık, o da eşini uğurlamaya gelmişti. Uçak saatine kadar, Pamfilya Seyahat Acentası’nda birlikte çalıştığımız günleri yad ettik.


İyi bir uçuştan sonra, saat 23:00 gibi kardeşimin evine ulaştım. Ev oldukça 

dağınık, kardeşim de yorgun görünüyordu. Çay demleyip, kahvaltı yaptık, Sıdıka yorgun olduğu için erken yattı. Prima televizyon kanalında ressamla ilgili bir film vardı, sonuna kadar seyredemeden  yattım, ancak pek iyi uyuyamadım.


Sabah kahvaltısından sonra Sıdıka ile beraber bankaya, oradan kuaföre gittik, saçlarını yaptıracaktı. Ben ise Tüyap’ta 7. İstanbul Sanat Fuarı’na izlemek üzere ayrıldım. 


Geçen senelerde olduğu gibi, hemen girişte Falez Galeri yoktu. Onun yerine Avusturya’dan bir  galeride sergilenen Şinasi Bozatlı’nın resimleri hoşuma gitti, soyut çalışmalardı bunlar. Hemen karşısında Galip Nahit Noyan’ın klasik stilde, yer yer sürrealist yaklaşımla yaptığı eserleri sergileniyordu. Beni en çok etkileyen resimler MAC 2000 grubundaki sanatçıların soyut resimleriydi. François  Gillard, Onay Akbaş gibi. Orhan Taylan’ın resim sergisi, Fuar için çalışılmış duygusu verdi bana. Yağlıboya resimleri ve çizimleri ustalığını ortaya koyuyordu. Baraz Galeri’de Güngör Taner’in resimleri vardı. Avni Arbaş’ın Atatürk çizimleri etkileyiciydi. Özellikle,  çeşitli sanatçıların yaptığı Atatürk heykelleri Sanat Fuarı’nın ilgi çekici bölümüydü. Mustafa Özel’in figüratif çalışma tarzı bana özgün gibi gelirdi. Ancak, İstanbul’da iken Freud’un torununun resmini gördüm. Renkler ve figürler bu kadar benzer olabilir. Mustafa Horasan’ın halı üzerine yaptığı resim ilginçti. 


Genel olarak, Sanat Fuarı’nda düşüş gözlemledim. Hem katılan galeri ve sanatçılar açısından hem de  izlemeye gelen kişi sayısı açısından. Eğer resim piyasasını biliyorsanız, sanatçıların çalışma tarzını biliyorsunuz. Galericilerin yeni yetişen nesle de açık olması lazım. Bunun için galerilerin katı tutumlarını bırakıp, genç sanatçılara da kapılarını aralık bırakmaları, sanatın önünü açacaktır. Bir de Uluslararası Plastik Sanatçılar Derneği’nin de  Fuar’a desteğini sürdürmesi gerekiyor. Geçen sene, 1996’da gerçekleşen 6. İstanbul Sanat Fuarı’na tam iki gün ayırmıştım. Bu sene ise bir günde bütün Fuar’ı gezdim.




Fuar’dan sonra, Halaskargazi Caddesi’ndeki Elvan Sanatsal Malzemeler’e gittim. Oradan tuval ve boya aldım. Sıdıka’nın yanına gitmek için Şişli’den Nişantaşı’na kadar yürüdüm. Eşyalarla beraber zorlu bir yürüyüştü. Sıdıka’nın işi henüz bitmediği için eve geldim. Sıdıka gelinceye kadar çorba ve ıspanak yemeği yaptım. Akşam, arkadaşı Aysun da geldi, üçümüz yemek yedik, çay içtik. 


5. Uluslararası İstanbul Bienali, Rosa Martinez’in Küratörlüğünde “Yaşam, Güzellik, Çeviriler/Aktarımlar ve Diğer Güçlükler Üstüne” temasıyla, 5 Ekim – 9 Kasım 1997 tarihleri arasında gerçekleşiyordu. Mekânlar; Darphane-i Âmire, Aya İrini Müzesi, Yerebatan Sarnıcı, Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi, Sirkeci Garı, Haydarpaşa Garı, Kız Kulesi, Atatürk Havaalanı, The Marmara Hotel, Pera Palas Oteli, Karanfilköy/Akatlar, Taksim Meydanı, Sultanahmet Meydanı olarak belirlenmişti.

Hafta sonu olması vesilesiyle, 05 Ekim 1997 Pazar günü Sıdıka’yla beraber İstanbul Bienali’ni görmek için Darphane-i Âmire’ye gittik. Darphane Osmanlılar döneminde para basımeviymiş.  Önce Darphane’nin tanıtım bölümünü gezdik. Burada korunmaya alınmış eski para kapıları, küçük şişeler, eski dikiş makinaları ve bunları tanıtan yazılar vardı. Daha sonra Bienal’de sergilenen işleri görmek için oradan çıktık.

İlk iş  sanal bir gösterimdi. Yengeç biçimde yapılmış demirlerin üzerine, plastikten yapılmış yumurta şeklinde bir şey oturtulmuştu.  Video ile sanal gösterim için, dışarıda yumurta şeklin içine girmek isteyen kişiye bir takım aletler bağlandı. O kişi yumurta şeklindeki kabın içine girdi.  Burada elindeki kumandayı oynatmaya başladı. Dışarıdan video ile gönderilen sinyaller, çeşitli görüntülerin oluşmasını sağladı. Arkadan bir çocuk sesi duyuldu. Bir süre seyrettikten sonra, bu işi gerçekleştiren sanatçının orada olmadığını, bir asistanın bu görüntülemeyi üstlendiğini öğrendik. Diğer bir iş ise duvara monte edilmiş tahtanın üzerine gelen kişiler içinden geldiği şekilde resim yapabiliyordu. Ben de bir baş çizdim. İtalyan sanatçıların mutfak ortamını gösteren  fotoğrafları oldukça güzeldi. Değişik renklerdeki  makaraların oluşturduğu enstalasyon ilginçti. Bu makaralar, iki buçuk metre eninde, iki metre boyundaki bir standa , bir veya bir buçuk metre uzunlukta asılmıştı. Küçük bir odanın ortasına masa konulmuş, masanın üzerinde de çeşitli notların yazıldığı kağıtlarla, mektuplar bulunuyordu. Üzerine de bir not koyulmuştu. “Dokunup, okuyabilirsiniz; ancak yazı yazmayınız.” Ayrıca duvarlara da çeşitli notlar yapıştırılmıştı. Burada anlatılmak istenen, sağır ve dilsiz bir kişi için, gözlerin ve ellerin zamanla insanın duyu organının yerini alabileceği mesajını veriyordu.

Bülent Şangar’ın fotoğraf düzenlemesi, insanın giderek içe kapandığını, iletişimsizliğini ve çıkışsızlığını anımsattı bana. İki insan yan yana, yüz yüze, sırt sırta olabilir, ama iletişim ayrı bir olay der gibiydi. Halil Altındere’nin, “Tabularla Dans” adlı yerleştirmesinde, Nüfus Cüzdanı’ndaki fotoğraflar, farklı yönlerden çekilmiş, elini yüzüyle kapatmıştı bir fotoğrafta. Bana göre bu düzenleme kimlik kartlarına yapıştırılan tek düze resimlere, aynılaştırmaya karşı yapılmış bir eleştiriydi. Mutlaka ön cepheden ve belli bir  görüntüyle çekilmiş resimler yapıştırılıyor Nüfus Cüzdanı’na. Yani devletin getirdiği disiplin içinde kimliğini gösterebiliyorsun. Kimlik ve aidiyet meselelerine de bir eleştiriydi. “Tabularla Dans” başlıklı diğer bir işinde ise, 110 X 240 cm boyutlarında büyütülmüş bir milyon liranın üzerindeki Atatürk fotoğrafında, elleriyle yüzünü kapatmıştı. Enflasyonla artan sıfır sayısı, ekonomideki çöküntüye de bir göndermeydi.

Başka bir odada bir masa,-cevizden yapılmış olabilir-, sandalye ve bir elbise dolabıyla, bir koltuk bulunmaktaydı. Koltuğun yüzü çıkartılmış, tahtası ve yayları görünüyor, üzerinde de parlak bir cisim vardı. İnsan ilk önce bunu cam gibi algılıyordu, yere de dökülmüştü. Bu cisme elimizle dokunmak istediğimizde bunun jel olduğunu gördük ve hemen elimizi çektik. Elbise dolabının kapağı kalp atışları gibi tık tık atıyordu. Bu düzenleme bana; “Sırça köşkten sarayın olsa , ne yazar.” deyimini anımsattı.

Daha sonra, Kutluğ Ataman’ın Semiha Berksoy ile yaptığı “Semiha B. Unplugged” başlıklı belgeselinin on dakikalık bölümünü izleyebildik. Aslında film sekiz saat sürüyormuş. Semiha Berksoy, izlediğimiz bölümde Nazım Hikmet ile ilgili anılarını anlatıyordu. Seksen beş yaşındaki bir kadın sanatçının bu performansta olması, insana yaşama sevinci veriyordu doğrusu. Yaşama meydan okuyuşu güzeldi.


Darphane-i Âmire’deki işlerden birisi de Rus Sanatçı Oleg Kulig’e aitti. Teması; “Family in the Future”, idi. Odanın içine iki yer yatağı konulmuştu. Arkadaki duvara bez afiş üzerine çizilmişti. Diğer duvara ise, insan başlarının çizimi yapılan kağıtlar asılmıştı. Burada sanatçı, gelecekte insanların hayvanlarla  birebir ilişkiye gireceğini, insanlarla hayvanlar arasında evlilikler olabileceğini anlatmak istiyor, bu düşüncesini video gösterimiyle de sunuyordu izleyiciye. Yazıyı yeniden ele aldığım bugünlerde, “Family in the Future”, üzerine internette bir araştırma yaptım. Adam Mickiewicz University’den, Monika Bakke’nin “The Predicament of Zoopleasures: Human-Nonhuman Libidinal Relations”başlıklı yazısına ulaştım.  Dipnottta eklediğim linkten yazıya ulaşılabilir.

Darphane-i Âmire’deki işleri arkada bırakıp, bahçesinde nohutlu pilav yedik, üzerine kahve içtik. Biraz oturup sohbet ettik Sıdıka’yla.


Darphane-i Âmire’den sonra Aya İrini’ye yürüdük. Orada dikkatimizi çeken ilk iş, seksen metre uzunluğunda turuncu renkte tülden yapılma eteğiyle bir elbisenin yerleştirmesiydi. Elbisenin etekleri merdivenlere yerleştirilmiş ve üzerine de yastıklar konmuştu. İkinci önemli iş de, kurumuş gül yapraklarının tül üzerine iğneyle tutturulmasından oluşan iki parça idi. Bu gerçekten özveri isteyen bir işti. Geriden baktığımızda güpür dantel gibiydi. Sanatçının eseri geri götürmeyeceğini ve Bienal sonunda  gezenlere parça parça dağıtacağını öğrendik. Burada ziyaretçilerin de Bienal’e birebir, interaktif olarak katılımını sağlayan işler de vardı. Örneğin; kağıttan yapılmış uçaklar toplu halde ortaya  konulmuştu ve isteyen bir tanesini alıp uçurabiliyordu. Semiha Berksoy’un tuval üzerine resimlerini ilk defa gördüm, oldukça yalın, aynı zamanda etkileyici resimlerdi.


Bienal mekânlarından Yerebatan Sarnıcı’ndaki işleri görmek için yola koyulduk. Orada bir çay molası verdik. İlk önce, hamama girmiş gibi, biraz tedirginlik hissettim. Burada beni etkileyen iş, ışıkların önüne konulan plastik kutuların, duvarda insan şeklinde yansımasıydı. Bir balonun şişirilmesini gösteren video yer alıyordu. Balonu şişiren kişinin yüzü balon şiştikçe bir silüet gibi arkada kalıyordu.


İstanbul Bienali’ni ilk kez gezdim. Bienal Küratörü Rosa Martinez’in dediği gibi, yaşamı sanata dönüştürmek elimizde. Günlük yaşamda yaptığımız birçok şey sanatsal 

bir olaydır. Bienal, tabii ki, dünya sanatçılarının güncel bakış açılarını gündeme getirmek için yapılıyor. Bienal’de video gösterimi ve enstalasyon ağırlıktaydı. Bienal’in tarihi mekânlarda, özellikle Darphane-i Âmire ve Aya İrini’de yapılması, geçmişle geleceği buluşturuyor gibiydi.

Yerebatan Sarnıcı’ndaki işleri gördükten sonra, yürüyerek Eminönü’ne, oradan da otobüsle Tepebaşı’na geldik. 7. İstanbul Sanat Fuarı’nı bir kez daha ziyaret ettik. Beğendiğim resimlere bir kez daha baktım. Neşe Erdok’un figüratif resimlerinden etkilendiğimi söyleyebilirim.  Ayrıca, Tomur Atagök’ün soyut resimlerini de gördüm. Resimlerinde kullandığı metal ile pembe renk güzel bir uyum içindeydi. Bu sene Akbank Sanat Galerisi satışa yönelik olmayan koleksiyonlarını sergilemişti. 

Sıdıka’yla beraber İstiklâl Caddesi’nde yürüyüp, arkadaşının lokantası Parsifal’e geldik. Sebze çorbası ve vejetaryen yemeklerden yedik, biraz sohbet ettik. Bir saat sonra da Havaalanı’na gitmek için yola koyuldum.

İmren Tüzün

13 Şubat 1998


Kaynakça; 

Bakke, Monika, “The Predicament of Zoopleasures: Human-Nonhuman Libidinal Relations”, Adam Mickiewicz University, https://www.researchgate.net/institution/Adam_Mickiewicz_University, (January 2009)