
6 Haziran 2014 Cuma
8 Mayıs 2014 Perşembe
Hem Kıyağ Hem de Güvey
Karanlık kış gecelerinde, Annem elinde fenerle yürür, biz de onu takip ederdik. Çok uzak sayılmazdı
gideceğimiz ev, on beş bilemedin yirmi dakika sürerdi yürüyüşümüz. Tek katlı
evin dış kapısında ayakkabılarımızı
çıkarır, beyaz badanalı, temiz sofaları olan bir odaya buyur edilirdik. Köşede
beyaz tülbentinin altından kızıl saçları görünen yaşlı bir nine otururdu. Annem
sanki bir huşu içinde onun elini öper, hemen yanına otururdu, dizinin dibine
deyim yerindeyse. Biz de onların yanına dizilirdik.
Akşamları çay ikram edilmezdi o yıllarda. İğde, ceviz ve
elmadan oluşan kış gecelerinin unutulmaz yer sofraları olurdu genellikle.
Evin gelini Huriye teyze neşeli ve konuşkan bir kadındı. Benim doğumuma tanık
olduğu için, “bu benim kızım” derdi de ben kızardım, beni alıkoyacak
zannederdim.
Annem, Nuri Hoca Karısı Hatice Nine’ye büyük bir muhabbet
beslerdi. O zamanlar anlamazdım, neden onunla konuşmaktan haz aldığını ve
Hatice Nine’nin Anneme neler anlattığını. Annem, anne babasından üç aylık yetim
kaldığından olmalı, ailesini tanıyanların anlattıklarından, onlara ait en küçük
bir sözün bile izlerini duymak isterdi. Öyle ya ne bir suret, ne de bir
fotoğraf kalmıştı onlardan. Bu dünyadan geçip gitmiş insanların varlığından
sadece anlatılanlarla haberdar olunabiliyordu yoksul Anadolu kasabalarında.
Annem babasının doğum tarihini bile bilmiyordu belki. Benim
araştırmalarıma göre 1893 yılında Davazlar’da doğmuş Süleyman dedem. O zamanlar, Kaş ile Gömbe arasında, üzerine
çoğunlukla beyaz bulutların bir sis gibi çöktüğü Kasaba Medresesiyle ünlüymüş.
Davazlar’dan Kasabaya medresede okumaya gidermiş dedem. Aynı medresede eğitim gören Hatice’yle aynı yolları yürürlermiş. Medrese arkadaşlığı
zaman içinde bir aşka dönüşmüş. Medrese eğitimi
bitince, Süleyman Hatice’yi babasından istetmeye karar vermiş. O
zamanlar, bir ileri gelen kız istemeye
gönderilirmiş. Dedem de zamanın sözü geçen adamı Nuri Hoca’dan Hatice’yi ailesinden
istemesi için kıyağı olmasını istemiş.
Konuşulmuş, gün belirlenmiş.
Nuri Hoca, atına binip bir ağa edasıyla Hatice’nin ailesine
misafir olmuş bir akşam. Aileye konuyu açarken; “Hem kıyağ hem de güvey geldim.” demiş. Aile,
büyük bir talih kuşu kondu başımıza diyerek kızlarını o akşam Nuri
Hoca’ya vermişler. Hatice ve Süleyman’ın aşkı bir ağanın art niyetine kurban
gitmiş. İtiraz edememiş ne Süleyman ne
de Hatice. Kaderlerine razı gelmişler.
Annem’in anlattığı ve benim de hiç aklımdan çıkmayan babasının
hüzün dolu aşk hikayesi. Gerçekten de
böyle mi olmuştur, yoksa annemin
anlattıkları mı hikayeyi daha canlı
kılmıştır belleğimde, zaman zaman da sormadan edemem kendime.
Bu yüzden olmalı ki, Annem Hatice Nine’yi görmeye giderdi.
Babasını sorar, hikayelerini
anlattırırdı belki de.
İmren Tüzün
27 Şubat 2014 Perşembe
-içe dönüş-
-içe dönüş-
yalnız geçen bir
günün ardından
yüzler arıyorum
varoluşumu duyumsamak için
O yüzlere anlam veren
göz, ağız, dil
dilden dökülen sözleri
doğrulamadığında gözler
anlıyorum ki
dinlediklerim içten değil
uzaklaşıyor
dönüyorum kendime
yeniden
İmren Çalışkan Tüzün – Antalya, 2007
-kurban-
ne gözler gördüm
baştan aşağı süzen
bir atmaca gibi
pençelerini saplayıp
beni parçalamak isteyen.
İmren Çalışkan Tüzün
Antalya, Kasım 2012
©Bütün Hakları Saklıdır / All Right Reserved
©Bütün Hakları Saklıdır / All Right Reserved
19 Şubat 2014 Çarşamba
Halit Refiğ’e Mektuplar’da Entelektüel Sıkıntının İzleri
Bir Salı
akşamı salonda tek başına oturuyordum. İnsanın kendini bit ya da karınca gibi
hissettiği anlar yaşarsınız hayatta, işte öyle bir duygu içindeydim. Sanki
biraz sonra kapı çalacak, Ahmet telaşla çıkıp gelecekti de normal bir insana
dönecektim ben de. Artık onun bir daha
kapıyı çalmayacak oluşunun acısı çöktü içime, salonda gezinmeye başladım.
Müzik
setinin üzerinde kitaplar, CD’ler Ahmet’in bıraktığı gibi duruyordu. Cesaret
edip CD’lerden birini seçmek ve dinlemek istiyordum. CD’lerin
yanına koyduğu kitaplardan biri
dikkatimi çekti. Kitabı elime aldım, önce el yazısıyla basılmış, ”Sevgili
Halit” yazısı, ardından “Halit
Refiğ’e Mektuplar “, altında Oğuz Atay’la başlayan İlhan Usmanbaş’la biten isimler beni
kitabın içine doğru çekti.
Kitabın giriş bölümünde ” O Günler…” başlığıyla yer alan Gülper Refiğ - Irmak Zileli
söyleşisinde, Gülper Refiğ’in bazı cümleleri beni derinden etkiledi. Ahmet’i Anma
Günü nedeniyle üzerinde düşündüğüm,
Doğu-Batı çatışması, Entelektüelin
sıkıntısı gibi konularla ne kadar da bağlantılıydı. Halit Refiğ’in yaşadıkları bizim
yaşadıklarımızdan çok da farklı değildi.
Gülper Refiğ’in bir soruya cevabı, bizi boğan sıkıntıları özetler nitelikteydi.
Irmak Zileli’nin; “ Oğuz
Atay’ın da söylediği bir “çeteler”, “aptallar“ ittifakı var. O nedir?” sorusuna Gülper Refiğ’in cevabı şöyleydi.: “… Özellikle, sanat dünyasının sıradan,
vasat donanımlı üyeleri, büyük bir beceri ile hemen birleşirler. Güçlüyü, üstün
vasıflıyı yok etmek neredeyse tek hedefleridir; çünkü başka bir şeye ne
yetenekleri ne de zekâları izin
vermez. Oğuz’un çeteleri kanımca bunlardır.”
Oğuz Atay’a yapılanlar,
Ansan ve daha başka çevrelerin Ahmet’e karşı sürdürdükleri katı tutumun
göstergesi gibiydi.
Nedense belleğimde, bir televizyon programında Gülper
Refiğ’le yapılan röportajdan bir kare kalmış. Elinde kedisiyle ,- kollarının
arasında demek daha doğru olur,- konuşması gözümün önüne geliveriyor. O an
karşımda olsa ona sarılıp ağlamak isterdim.
Bunu yapamadım ama oturup bağıra bağıra ağladım, bu topraklarda acı
çektirilmiş bütün entelektüeller, yazarlar, sanatçılar, şairler ve insanlar
için. Ciğerimin yangınına yangın kattı bu satırlar.
Halit Refiğ’in kaleme aldığı ” Mektupların Hikayesi”nde,
1974 yılında, zamanın Başbakanı
Bülent Ecevit ve TRT Genel Müdürü İsmail Cem’in uyumlu
çalışmasının sonucu “Aşk-ı Memnu”nun
televizyon dizisi haline getirilişini, Gülper Refiğ ile evliliğini, Amerika’da
Visconsin Üniversitesi’nin davetine nasıl karar verdiğini, Amerika’dan Oğuz Atay, Metin Erksan, Adnan Saygun,
Pakize Barışta, Yıldız Kenter , Giovanni
Scognamillo ve İlhan Usmanbaş ile
mektuplaşmalarını ve dostları üzerine düşüncelerini dile getiriyor. Kemal Tahir’in romanından uyarlanan “Yorgun Savaşçı “filminin yakılış
sürecini şöyle anlatıyor Refiğ.:”Yorgun
Savaşçı tamamlandıktan sonra, Ecevit’in siyasi yasaklı olduğu dönemde
yakıldı. Aşk’ı Memnu hıncını unutmayan
TRT bürokrasisi, gizli servislerin yardımıyla, kumandanları dolduruşa getirmeyi
başarmıştı.”
Halit Refiğ, mektupları, kültür ve sinema tarihine ışık
tutması amacıyla, Mimar Sinan
Üniversitesi, Sinema TV Müdürü Sami Şekeroğlu’na vermiş öncelikle. Çağın tanığı, kültür
kişiliklerini iyi tanıması ve mektupların kimseye zarar vermeden yayımlanması
sorumluluğunu Selim İleri’ye bırakmış. Metin Erksan’ın mektuplarının yayımlanmasına
müsaade etmemesi Refiğ’i üzmüş.
Kitapta yer alan Oğuz
Atay’ın mektupları gerçekten insanın içini yakacak nitelikteydi. Uğradığı
haksızlıklar, anlaşılamamasını yazdığı satırlara yansıtıyordu. :“… Her şeyi
ciddiye alan tutumun, içinde yaşadığım ülkenin insanlarının davranışına o kadar
uymuyor ki, bilmem bunu nasıl anlatsam. Ve burada bunu kimseye anlatamıyorum ve
anlatmaya o kadar ihtiyacım var ki.” Halit Refiğ’e yazdığı ve ondan aldığı
mektuplar, Oğuz Atay için tutunacak bir
dal gibiymiş. Onların, bir gazete veya dergide çıkan bir yazıyı takip edişleri,
ülkedeki durumdan haberdar olma çabaları ne kadar da Ahmet’e benziyordu.
Oğuz Atay, Selim
İleri’nin yazısından çok üzüntü duymuş. Daha sonra Selim İleri’nin özür yazısını Pakize Barışta eşi Oğuz Atay’a okuyamamış, Amerika’dan Halit Refiğ bu görevi
üstlenmişti.
Bu satırları okuduktan sonra, kitabın sonunda mektupların
yayınlanma öyküsünü anlatan Selim İleri bir anlamda kendisiyle de hesaplaşma
olanağı bulduğunu hissettiriyordu. :” Gülper’le ve Halit Bey’le o günleri
yeniden konuştuk, büyük bir acıyla yeniden andık. Sevgili Oğuz Atay’ı ve
sevgili Pakize Barışta’yı onca üzen o yersiz yazıyı neden yazdığımı onca yıl
sonra bile tam çözemedim.”
Kitabın sonunda yer alan “Açıklamalı Dizin” , mektuplarda
adı geçen kişiler, filmler, kitaplar ve dönemin olayları üzerine önemli bir
bilgi kaynağı sunuyor okuyucuya.
Entelektüellerin, yazarların, şairlerin ve sinemacıların
çağdaşlarıyla iletişim içinde olmaları, birbirleriyle acılarını, sıkıntılarını
paylaşmaları, hem kendi aralarındaki ilişki hem de kitaplar, kentler, mekanlar
ve ülke hakkında önemli ipuçlarını
barındırıyor.
Gülper Refiğ ve Pakize Barış’ta’nın eşlerinin entelektüel acılarına tanıklık etmeleri, omuzlarında kalan acıların ağırlığı bana,”yalnız
değilim” duygusu yaşatıyor.
İmren Tüzün
Antalya , 17 Nisan 2012 – 18 Şubat 2014
©Bütün Hakları Saklıdır / All Right Reserved
©Bütün Hakları Saklıdır / All Right Reserved
14 Şubat 2014 Cuma
Kıymetlim Ahmet'e...
Yıl 2007, günlerden 14 Şubat. Atlanta’dan New York’a uçmak için sabah erkenden arkadaşım Deanna Sirlin beni Atlanta Havaalanı’na bırakıyor. Dünyanın en büyük havaalanlarından birinde, kontuarı bulmak, check-in yaptırmak pek de kolay olmuyor. Tek başınalığın getirdiği tedirginlik var üzerimde. Çıkış kapısına gidip oturuyorum, tetikteyim. Bir hareketlenme oluyor, ben de hemen ayaklanıyorum telaşla. New York’a giden bütün uçaklar kar yağışı nedeniyle iptal olmuş. Uçak biletleri yeniden düzenleniyor, fakat uçuş saati belli değil. Herkes de bir gerginlik var. Akşam sekizden önce kalkmayacağı söyleniyor uçağın. O sıralarda Antalya’da tanıştığım Amerikalı Doris Miracle bana cep telefonunu vermişti kolaylık olsun diye. Yanlışlıkla çantam yerine bavula koymuşum telefonu. Kimseyi arayamıyorum.
Business Center olduğunu öğrenince, hemen çıkıyorum üst kata. Ahmet’i arıyorum telefonla, fakat ulaşamıyorum. E-maillerime bakıp oyalanıyorum, bir kez daha arıyorum. Nihayet ulaşıyorum. Sevgililer Günü’nde ayrı olmanın burukluğu var ikimizde de. Uzun uzun konuşuyoruz, o bana takılıyor, “Amerika’ya bensiz gittin” diyor. Ben de ona, “Sen Altın Portakal Şiir Ödülü’nü bırakabilseydin beraber giderdik” diyorum. Ses arada gelip gidiyor, son konuşmalarımızı iyi anlamamış olacak ki, bir an paniğe kapılmış Ahmet. Güya, ben, Antalya’ya dönmeyeceğim demişim. Hemen taksiye atlıyor, Çakırlar’da oturan arkadaşımız Françoise’ye gidiyor. “İmren seni aradı mı hiç?” diye soruyor. O da, “yok aramadı diyor.” İçine düştüğü tedirginliği tam da anlatamıyor, geriye dönüyor. Ahmet, beni kaybedeceği korkusu yaşıyor o gece. Ben ise tüm bunlardan habersiz, gece yarısı New York’a uçuyorum, bavulum çıkmıyor, gece yarısı Hisami Holland’ın bana bıraktığı anahtarı alıp, sanki kendi evimmiş gibi kapıyı açmaya çalışırken, Hisami kapıyı açıyor, o da çok merak etmiş beni, hayatımda ilk kez karşılaştığım Hisami Holand beni öylesine sıkıca sarıyor ki, annemin kollarındaymışım gibi hissediyorum kendimi, güven doluyor içime onca tedirgin geçen saatlerden sonra.
Hisami’nin stüdyosu Japon iletişim araçlarıyla donatılmıştı adeta. Ahmet’i arıyorum, durumumu bildirmek için. O da içindeki korkuları bana anlatıveriyor hemen. Yanlış anlamışsın, döneceğim ben, merak etme diyorum. Ahmet’in varlığı nereye gidersem gideyim benim arkamda en büyük destekti. Oradaydı, evimizdeydi, o bir yere gitse ben de onun için öyleydim. Birbirimizi habersiz bırakmazdık hiçbir zaman.
Yıl 2012, Sevgililer Günü’nde Ahmet yoğun bakımda. Ziyaret saatinde biraz daha uzun kalıp, ona Taraf gazetesindeki Sevgililer Günü’yle ilgili bir yazıyı okuyorum. Dinliyor, duyuyor beni. Doktor B, gelip biraz alayla bakıyor bize. “Eşlerimiz bize evde bile gazete okumuyor “diyor. Canımız sıkılıyor, isteksizce gülümsüyoruz. Gazeteleri toparlıyorum, Ahmet’i orada bırakıp çıkmak ne zor geliyor bana.
Yıl 2013, 14 Şubat. Beni terk edeli bir yıl oluyor neredeyse. Havada şimşekler çakıyor, ortalık sel suya karışıyor. Canım durmuyor bir türlü. Taksiye atlayıp Uncalı’ya gidiyorum. Bir demet çiçeği o karanlık kış akşamüstünde Ahmet’e koyarken su içinde kalıyorum. Gözyaşlarım yağmurla yıkanıyor.
Yıl 2014, bugün. Yağmurlu bir sabaha uyanıyorum. Anılar dönenip duruyor , “Aşk bir Güldür İçimizde” şiir çevirisi aklıma düşüyor, sonra da evliliğimizin ilk yıllarında bana daktilo ettirdiği şiiri; “Kıyıda Durma”. Geçmişimizi hatırlatıyor bana şiiri.
Hava açılıyor biraz, hemen yola koyuluyorum. Bu sefer Recep Peker Caddesi üzerindeki çiçekçi hanımdan alıyorum bordo, beyaz renkteki çiçekleri. Ahmet’in en sevdiği renkti bordo.
Yola koyuluyorum, Ahmet’e ulaşıncaya kadar yağmur müsaade etse de bastırıyor aniden. Mezarlıkta kimsecikler yok sanki. Ahmet’e kendi şiiri,”Kıyıda Durma”yı okuyorum, sonra da Necati Tosuner’in Dünya Öykü Günü bildirisini. Sesli okuyunca daha sıcak ve insancıl buluyorum bildiriyi.
“Yaşadığınız öyküler dilerim güzel bitsin!” diyor Necati Tosuner.
Bizimki güzel bitmedi diyorum, hüzün kaplıyor içimi.
İmren Tüzün
©Bütün Hakları Saklıdır / All Right Reserved6 Şubat 2014 Perşembe
İnsani Hallere Işık Tutan Truman Capote Öyküleri
“Yeni Gazetecilik”, öte yandan, güçlü
örneklerinde beni okur kimliğimle hayli saran bir anlayış, belirtmeliyim. Amerikan
Edebiyatında, çığır açan Capote’nin yapıtını etkileyici buluyorum sözgelimi. Çarpıcı metinler geldi oradan,
“üçüncü sayfa “ gerçekliğinin parlak örnekleri. Bizim yazarlarımız için sağlam birer denektaşı işlevi ya da “çıkış
modeli” oluşturabilirdiler – böylelikle,
hiç değilse kısır imgelem ürünü kurmacaların arasında boğulmayabilirdik. Olmadı,
çünkü uç vermediler, sanırım okunmadılar
da yeterince. Eski gerçekçilik yenisini itip kakaladı anlaşılan.”
30 Ocak 2014 tarihli, Cumhuriyet Kitap’ta, Enis Batur’un, “pervasız
pertavsız” köşesinde yer alan, “üç okuma
parantezi” başlıklı yazısının yukarıda alıntıladığım bölümü Türk Edebiyatına
bir eleştiri içeriyordu. Batur’un, Truman Capote’ye atıfta bulunmasıydı daha
çok benim dikkatimi çeken. Truman Capote’nin, Sel Yayıncılık’tan çıkan, Püren
Özgören çevirdiği “Gümüş Damacana”adlı kitabı düştü hemen aklıma. Evde değildi
kitap, atölyemde olduğunu biliyordum, gece vakti atölyeye indim, kitabı buldum.
Önce kitabın kapağını taradım, kitabın arkasına aldığım notları okuyunca,
yeniden ele almaya karar verdim.
…
Temmuz için olağanüstü serin bir günde, arka balkonda okuyarak bitirdim kitabı.
“Capote”(*) filmini izlemiştik Ahmet’le.
Ahmet , Capote’nin bütün öykülerinin bulunduğu “Gümüş Damacana”yı almış.
Tesadüfen, - her zaman olduğu gibi,-evde
görünce okumaya karar verdim. Fakat, nedense ilk öykü,“Duvarlar Soğuk”u pek sevemedim ve kitap uzun süre başucumda durdu, bekledi.
Tekrar, okumaya başladığımda, “ Kendine Ait Bir Vizon” başlıklı öykü beni
kitabın içine sürükledi, 2008 yazının kitabı olup çıktı.
“Kendine Ait Bir Vizon”, genç kızlıklarından beri tanışan iki kadının,
Bayan Munson ve Vini Rando’nun yıllar sonra karşılaşmaları üzerine kurulu bir
öykü. Vini, babasından kalan
mirasın getirdiği olanakla, Avrupa’ya
gitmiş, orada bir kont ya da baronla evlenmiş, savaş yıllarını orada
geçirmiştir. Vini, Amerika’ya döndüğünde, eski arkadaşının izini bularak, kendisini ziyaret etmek için
Bayan Munson’u arar. Vini’nin ihtişamlı gelişini,-bayan Munson öyle hayal
etmektedir Vini’yi,- heyecanla evde beklerken; “…delici gözlerle
salonu inceledi. Eşyalarını,
çevreni, ancak bir ziyaretçi beklerken fark etmen, ne kadar garipti”
Bayan Munson, kış ortasında çiçekli bir elbiseyle, saçı
cılız, bakımsız Vini’ye şaşkınlığını hissettirmez. Kendisine hemen bir likör
ikram etmek ister, fakat Vini kabul etmez. Vini, elindeki pembe kutuyu açar,
içindeki vizon kürkü çıkararak, bu kürke hayran olduğunu bildiğini, o nedenle
yatırımım boşa gitmesin sana vereyim, para da önemli değil, bin dolar versen
yeter deyiverir, Bertha’ya. Bertha, o
kadar param yok dese de, arkadaşına; “belki dört yüz” verebileceğini söyler. Kürkü aynanın önünde denedikten sonra; “Çeki
benim adıma yazabilirsin” diyen Vini’ye,
hemencecik imzalar çeki Bayan Munson.
Tekrar haberleşmek üzere Vini evden ayrılır.
Bayan Munson, eşi Albert’e kürkü hemen göstermemek için,
onu dolapta karanlık bir köşeye
astığında bir cırt sesi duyar. Işığı açıp mantoya baktığında, mantonun tamamen
çürümüş olduğunu görür.
“Aman Tanrım, kandırıldım, bir güzel kazıklandım ve artık,
yapabileceğim hiçbir şey yok, hiçbir şey!”
Vini’nin kendisini aldattığını anlamıştır çok kısa sürede.
“Gümüş Damacana”,
kitaba adını veren öykü çok etkileyiciydi benim için. Ama, beni , esas kitaba bağlayan ya da öykülere diyelim, Truman
Capote’nin Alabama’daki çiftlikte annesinin ailesiyle geçirdiği çocukluk
yılları oldu. Ne çok benzerliği vardı kendi çocukluğumla. Hele onu hayata
bağlayan Bayan Sook, sanki annemdi.
“Doğum Günlerinde
Çocuklar”, Çiçekten Ev”, “Şükran Günü
Gelen Konuk”, “ Bir Noel “ diğer sevdiğim öyküler.
Beni sanki çocukluğuma doğru bir yolculuğa çıkardı
Capote’nin toplu öykülerini barındıran “Gümüş Damacana.”
…
Yazımı bilgisayara aktarmaya başladığım günün ertesinde,
“Capote” filminde, Truman Capote’yi canlandırdığı rolüyle Oscar kazanan Philip Seymour Hoffman hayata veda etti. Bu vakitsiz kayıp herkes gibi beni de üzdü.
Philip Seymour
Hoffmann’ın son dönem fotoğraflarına
baktığımda, yaşamın hırslarından
arınmış, tüm ruhunu yaptığı işe adamış biri olduğu hissini verdi bana.
İmren Tüzün
Antalya, 26 Temmuz
2008 – 06 Şubat 2014
©Bütün Hakları Saklıdır / All Right Reserved
“Capote” (*)
19 Kasım 2013 Salı
Sanat Fuarı mı Yoksa Müze mi?
1990’ların başında
Sovyetler Birliği’nin çözülmesi, Berlin Duvarı’nın yıkılması sonucu Doğu ve
Batı Almanya’nın birleşmesi dünyada
kısacık da olsa bir sevinç havası yarattı, insanların kucaklaşmasını sağladı.
Bu sevinç ortamı çok da uzun sürmedi aslında. Balkanlarda Yugoslavya’nın parçalanması,
Ortadoğu’da birinci Irak savaşının başlaması, dünyanın gözünü Balkanlara ve
Ortadoğu’ya çevirdi. Türkiye’de ise Güneydoğu’da yakılan köyler sonucu
Kürtlerin büyük kentlere zorunlu göçünü de bu sürece dahil edebiliriz.
Savaşların, göçlerin, acının, yoksulluğun, yerlerinden yurtlarından savrulup
giden insanların durumları sanatın konusu olmaya devam ediyordu. Bu nedenle olmalı ki, sanata sosyolojik ve felsefi
açıdan yaklaşan Küratörler, yaşanan bu acılara “Göç”, “Kimlik”, “Aidiyet”, “Melezlik” gibi
kavramlara dikkat çekerek, Bienaller
aracılığıyla sorgulanmasını sağladılar. Resimden
çok, videolar, fotoğraflar, enstelasyonlar ifade alanları olarak öne çıkmaya başladı.
Soğuk Savaş’ın ardından gelen küreselleşme ticarette
sınırları ortadan kaldırırken, malların dolaşımını da kolaylaştırdı. Küresel
şirketler, verdikleri desteklerle sanatın dolaşımının önünü açtılar, pek çok büyük sergi dünyanın
bir ucundan diğer ucuna ulaşabilir hale geldi. Türkiye’de elbette bu gelişmelerden
kendini soyutlamayacak, özellikle İstanbul
yeni dünya düzeninde sanatta önemli bir durak noktası haline gelmeye
başlayacaktı.
TÜYAP’ın düzenlediği Kitap Fuarı'na paralel olarak
başlatılan Sanat Fuarı’nın zamanla, dünyanın içinde bulunduğu değişime yeterince
ayak uyduramadığı aşikardı. Çeşitli
ülkelerden galeriler katılsa da istenilen uluslararası boyuta ulaşamıyordu ARTIST.
İstanbullu koleksiyonerler, işadamları, büyük şirket
sahipleri ve çağdaş sanatı takip eden Akedemisyen, Küratörlerin işbirliğiyle
yeni bir oluşum için adım atıldı ve ilk kez 2006 yılında, İstanbul’dan ve dünyanın önemli kentlerinden gelen
galerilerin katılımıyla,” Contemporary İstanbul” Çağdaş Sanat
Fuarı hayata geçirildi.
Contemporay İstanbul, bu sene, 07-10 Kasım 2013 tarihleri
arsında, Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde, 650 sanatçı, 3000 eser, 23 ülkeden 96 çağdaş
sanat galerisinin katılımıyla gerçekleşti.
İstanbul ve Ankara’nın yanı sıra, New York, Londra , Berlin, Bejing(Pekin)Paris,
Roma, Floransa, Barselona, Lizbon, Bükreş, Selanik, Tahran, Beyrut ve Erbil’den galeriler yer alıyordu Fuar’da.
Çevre ülkelerdeki çağdaş sanat ortamını görünür kılmayı
amaçlayan Contemporary Istanbul, “yeni
ufuklar” başlıklı bir tema belirleyerek her sene bir ülkeyi davet ediyor. Bu
sene Rusya davet edilmiş, bu bağlamda Moskova ve St. Petersburg’dan galeriler,
sanatçılar ve eleştirmenlerin fuara katılmaları sağlanmış.
Türkiye’nin lider akaryakıt dağıtım ve madeni
yağ şirketi Petrol Ofisi’nin ana hissedarı, Avusturyalı OWM şirketi
Contemporary Istanbul’a sponsor olurken,
özel bir proje olan;"Diyalog: Viyana’dan Sanat” çerçevesinde
Avusturyalı çağdaş sanatçıların eserlerini
sergiliyordu.
Sanat inisiyatifleri de Fuar’da dikkati çekiyordu. Collectorspace;
kâr
amacı gütmeyen, Newyork merkezli bir sanat kurumu, 2011 yılında İstanbul’da
şubesini açmış. Amacı, koleksiyonerliği tartışmaya açmak ve yeni koleksiyonerlerin
vizyonunu geliştirmede yardımcı olmak. İstanbul’daki mekanlarında koleksiyon
sergileri yapıyorlarmış ve sanat kitapları ve güncel sanat dergilerinin yer
aldığı kütüphanelerinden de yararlanmak mümkünmüş.
Plato Sanat, hep merak ettiğim bir kurumdu,
Fuar’da karşılaşınca sevindim. Nisan 2010’da açılan Plato Sanat, Marcus Graf
küratörlüğünde, sergi, etkinlik ve performanslara yer veren bir güncel sanat
mekanı.
Bükreş’ten
katılan “Lavacow”
temsilcileri, Romanya, Macaristan,
Türkiye gibi ülkelerden dijital çizim yapan sanatçıların buluştuğu bir platform
oluşturmak istediklerini anlattılar.
İKSV, Akbank Sanat, Pera Müzesi, Baksi Müzesi, Pera Müzesi, Doğançay Müzesi ve EKAV gibi kurumlar Fuar’da kendilerini tanıtma
imkanı bulurken, Sanatatak adına Ayşegül Sönmez yaptığı röportajlarla Fuar’ın
nabzını tutmaya çalışıyordu.
Avusturyalı sanatçı Herman Nitsch’in gerçekleştirdiği canlı resim performansı ve Ülker’in sponsorluğunda
gerçekleşen Çocuk Sanat Atölyesi Fuar’ın dikkat çekici etkinliklerindendi.
09-10 Kasım 2013 tarihlerinde izleme fırsatı bulduğum Contemporary
İstanbul’da resimler, heykeller, fotoğraflar, çizimler gözümün önünden akıp
giderken, ilgimi çekenleri fotoğrafladım. Video bölümü beni oldukça şaşırttı,
dijital sanatın yeni olanaklarıyla karşılaştırdı. Teknolojinin olanaklarıyla
sanat üretmek yeni bir ifade alanı. Bu bağlamda çağdaş sanatçının, grafik,
photoshop, web grafik, üç boyutlu çizimi öğrenmesi ve kendini yetiştirmesi gerekiyor. Özellikle,
genç sanatçıların bu alana el atması şart gibi görünüyor. Öte yandan neon
ışıklarıyla yazılan cümlelerde fuarların ve bienallerin ayrılmaz parçası.
Harfler ve cümleler de gittikçe plastik sanatların içine dahil olmaya başladı.
İspanya’dan katılan bir galerinin temsilcisi hanımla yaptığım sohbette,
Fuar’ı nasıl bulduğunu sordum. “Açılışın çok görkemli ve abartılı bulduğunu, fakat
bu durumun koleksiyonerlere yansımadığını daha çok halkın katılımının iyi
olduğunu belirttikten sonra, burası müze değil ki, bir fuar, o nedenle
koleksiyonerlerle karşılaşmak bizim için önemli “dedi. Bir de izleyicilerin
sergilenen eserlere dokunmalarından şikayetçiydi. Türkiye’de Çağdaş Sanat
Müzelerinin azlığı, aslında Fuarlara bir nevi Müze işlevi de yüklüyor sanki.
Türkiye’de sanat piyasasının oluşamaması ciddi bir sorun. Dünyanın
çeşitli kentlerinden katılan galericilerin, sergiledikleri eserleri satmak
istemeleri, bunun içinde izleyiciden çok koleksiyonerlerle
buluşmak istemelerini anlaşılır buluyorum. Bildiğim kadarıyla, Contemporary İstanbul
yönetimi çeşitli kentlerde yaptığı toplantılarda yeni koleksiyonerler
oluşturmak için çaba harcıyor. Bu çabaların sonuçları gelecek yıllarda daha iyi
ortaya çıkacaktır.
9. Contemporary İstanbul, 12-16
Kasım 2013 tarihleri arasında gerçekleşeceğinin duyurulması, Fuar’ın
uluslararası ortamın bir parçası ve sürekliliğini anımsatması bakımından
önemli. Bu aynı zamanda Türkiyeli sanatçıların ve galericilerin yurtdışına
açılabilmelerini sağlayacak.
İmren Tüzün
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















